Yağmurun Sesine Bak

Türkiye’nin dört bir yanından yükselen yağmur talebi ve duaları son günlerde yerini gökyüzünden boşalan bereket ve beraberinde getirdiği endişeye bıraktı. Memleketin bir ucunda kavrulan toprakları ve boş barajları nefes alırken, diğer ucunda hırçınlaşan nehirler ve aniden bastıran sağanak yağışlar hayatı felce uğratarak yaşamı durma noktasına getiriyor. Yağışın bu denli düzensiz seyretmesi, doğanın tehlikelerini de gözler önüne seriyor. Su hem hayatın kaynağı hem de kontrol edilemezse felaketin öncüsü olabiliyor.

Son yıllarda değişen iklim koşulları nedeniyle birlikte artık “nisan yağmurları” yerini daha hırçın, daha öngörülemez ve daha tehlikeli olaylara bıraktı. Bu durum, Türkiye gibi üç tarafı denizlerle çevrili ve oldukça engebeli bir ülkede, yağmurlar hem en büyük müjde hem de en büyük tehdit haline geliyor. Barajlarımızdaki doluluk oranları %5’lerden %100’lere kadar değişiklik gösteriyor. Tarım arazilerinin suya doyması ve yeraltı su kaynaklarının beslenmesi, ekonomimiz ve geleceğimiz için hayati bir önem taşıyor. Özellikle tarımla geçim sağlayan yurdumuzun her bir karışında toprağa düşen her damla, sofradaki ekmeğin fiyatından bütün üretim çarklarındaki her şeyi doğrudan etkiliyor. Ancak bu yağmurlar işin sevindirici tarafıyken birde madalyonun ters yüzü var. Kontrolsüz yağan yağmurlar toprağın emebileceğinden çok daha fazlasını kısa sürede toprağa düşürünce, betonlaşan şehirlerde su gidecek yol bulamıyor. Sel ve taşkınlar, artık sadece Karadeniz’de değil, Ankara’nın ortasında, İstanbul’un en işlek caddelerinde veya ülkemizin ev verimli ovalarında birer kâbusa dönüşüyor. Selin getirdiği çamur deryası sadece eşyaları ve araçları yutup götürmüyor; aynı zamanda altyapıyı işlemez hale getiriyor. Ulaşımı sekteye uğratıyor ve en acısı can kayıplarına yol açıyor. Heyelan riski ise özellikle Karadeniz gibi eğimli arazilerde yaşayan vatandaşlarımız için sinsi bir tehlike olarak pusuda bekliyor. Aşırı yağışların getirdiği olumsuzluk örneği olarak doygunlaşan toprak, yerçekimine yenik düşerek koca bir yamacı yerinden oynatabiliyor. Adeta yer yarılıyor. Binalar yürüyor, göçük altında kalıyor veya yan yatıyor.

Böyle bir durumda bizim için önemli olan doğa olaylarına ne kadar hazırlıklı olduğumuz konusu gündeme geliyor. Ülkemizdeki modern şehircilik anlayışının doğayla inatlaşması, dere yataklarının imara açılması ve yeşil alanların azalması, bereket beklerken felaketle yol açıyor. Yağmur sularının toprakla buluşması yeraltı sularını beslemesi yerine asfaltın üzerinde akıp gitmesi, hem su hasadını engelliyor hem de sel riskini artırıyor. Oysa yağan her damlanın bir değeri var; eğer biz bu suları modern depolama sistemleriyle, sünger şehir modelleriyle ve doğru drenaj hatlarıyla yönetebilirsek, tehlikeleri minimize edip faydayı maksimize edebiliriz.

Toplum olarak yağışlara bakış açımızı “yağmur yağıyor, kaçalım” noktasından “yağmur yağıyor, bu suyu nasıl yönetelim” noktasına taşımamız gerekiyor. Çiftçimiz için ürünün kalitesi, kentlimiz için musluğundan akan suyun sürekliliği bu yağışlara bağlı. Ancak aynı yağışların birer afete dönüşmemesi için meteorolojik uyarıları dikkate almak, dere yataklarından uzak durmak ve doğanın ritmine saygı duymak bir tercih değil, zorunluluktur. Türkiye, su stresi çeken bir ülke olma yolunda ilerlerken, yağan her damlanın değerini bilmeli ama o damlaların birleşip bir canavara dönüşmesine izin verecek hatalardan da kaçınmalıdır. Doğayla uyumlu bir mimari ve bilinçli bir toplum, yağışları sadece bir bereket habercisi olarak kutlamamızı sağlayacak tek anahtardır. Unutulmamalıdır ki; doğa kendisine karşı yapılan her müdahaleyi er ya da geç kendi yöntemleriyle düzeltir, bize düşen bu düzeltme sırasında altında kalmamaktır.