Türkiye’de gündem artık bir sağanak gibi değil, bir tufan gibi üzerimize yağıyor. Hakan Tosun cinayetinin yankıları henüz dinmeden, mahkeme salonlarından yükselen o yüksek gerilimli savunmaların gürültüsü her yanı sarıyor. Ancak en korkutucu olanı, bu devasa gürültünün içinde toplumun sergilediği o derin, buz gibi sessizlik. Eskiden infial yaratan olaylar, bugün sadece akşam yemeği masasındaki birer dipnot haline geldi. Bir tür duygusal nasırlaşma, kolektif ruhumuzun her yanını kaplamış durumda.
Siyasetin o üst perdeden kurduğu cümleler, sokağın hayatta kalma refleksiyle çarpışıp un ufak oluyor. Adalet arayışının yerini sadece cüzdanı koruma telaşının aldığı bir evreye geçtik. İBB davasındaki hukuk tartışmaları ile Kapalıçarşı’daki altın kuyruğu aslında aynı madalyonun iki yüzü gibi. İnsanlar, kurumların ve kuralların kendilerini koruyacağına dair o kadim inancı yitirdikçe, somut ve avuca sığan güven limanlarına, yani altına ve sessizliğe sığınıyorlar.
Bu durum, toplumsal sözleşmenin sessizce feshedilmesi demektir. Şiddetin normalleştiği, hukukun birer retorik aracına dönüştüğü ve her bireyin kendi küçük kalesini inşa etmeye çalıştığı bir ortamda, ortak bir gelecekten bahsetmek her geçen gün zorlaşıyor. Sokaktaki o endişeli bekleyiş, aslında sadece ekonomik bir krizin değil, zihinsel bir çöküşün de dışavurumu. Olayların arkasındaki yapıyı okumaya çalıştığımızda karşımıza çıkan manzara net: Toplum, her yeni skandalla birlikte bir kat daha kabuk bağlıyor.
Nihayetinde, o kuyumcu dükkanlarının önündeki kalabalık dağılacak, mahkeme salonlarının ışıkları sönecek ve manşetler yerini yenilerine bırakacak. Ancak ruhumuzda biriken o ağır tortu, o her şeyi kanıksama hali kolay kolay geçmeyecek. Adaletin ve güvenin olmadığı bir yerde, biriktirilen altınlar sadece karanlıkta parlayan anlamsız nesnelerden ibaret kalıyor. Asıl mesele, o vitrinlerin arkasındaki parlaklıkta değil; o vitrinlerin önünde bekleyen kalabalığın, yarın sabah uyandığında hala bir topluma ait olup olmadığını hissetmesinde gizli.
Belki de sormamız gereken soru şu: Bir toplum, her şeye alışmaya başladığı an, aslında neyi kaybetmiş olur?