ÜRETMEZSEN YOK OLURSUN

“Hazıra dağ dayanmaz.” Atalarımızın ne kadar bilge olduğunu ve hemen hiçbir sözlerinin boşa düşmediğini düşünürsek, başımıza gelenler ve gelecek olanlar malumdur.

Tembellik güzeldir aslında, oturduğun yerde, armudu biri pişirir ve büyük bir isabetle de ağzımıza düşürürse ne kadar da güzel olur, hatta ekmeği elden almak suyu da gölden temin etmek gibi bir imkân varsa değerlendirmek gerekir. Gerekir gerekmesine de;

Yılda 20 milyon ton buğday, 30 milyon ton sebze, 25 milyon ton meyve üretebilen ülkede, sadece İstanbul’da, yılda 60 milyon ton hafriyat üretiyorsak bu işte bir yanlışlık var demektir. 

Hele de neredeyse tüm üreticiler, domateslerini, biberlerini tarlada bırakıyor, karpuz üreticileri elde kalmasın diye ürünü sokaklarda bedavaya dağıtıyorsa, dünyanın en büyük üreticisi olduğumuz fındık, üç kuruşa alınmaya çalışılıyor, Rize meydanda çay yakılıyorsa daha büyük yanlışlık var demektir. 

İthal saman, buğday ve bilumum tarım ürünün yanında ithal hayvan konusuna girersek çıkamayız. Biz her zaman olduğu gibi güncellikle değil de sorunun temeliyle ilgilenelim.

Temel sorun; köy ve kent dengesinin bozulmasıdır. O çok övündüğümüz Anadolu İrfanının bile manasını yitirmesini sağlayan şey de bu dengenin bozulmasıdır. Sen, üretim yapılan köylerin nüfusunu 10 - 20 haneye düşürür ve demografik olarak sadece 60 yaş üstü insanları köyde tutabilirsen olacağı budur.

Köye hiç yatırım yapmaz, çağın gereklerini oralara götürmezsen, köyü cazibe merkezi haline getiremez, fakirlikle boğuşturursan, genç nüfusu orada tutamaz, şehre göç ettirmek zorunda bırakırsan, bir de üzerine, köylünün ürettiği ürünü maliyetine bile satamaz hale getirirsen, başka bir sonuç ortaya çıkmaz. Avrupa’da 10 kuşaktır aynı köylerde, peynir, şarap, meyve – sebze üreten aileler varsa ve ülkemizde millet, oğlunu tarlaya bile sokamıyorsa bir düşünmek gerekir. Kendi tarlasını ekmeyen genç, şehirde; el kapılarında kapıcılık yapmak, inşaatlarda harç karmak ya da illegal işler yapmak zorunda kalır. 

Bugün bir şekilde paramız vardır, borçla harçla bir şeyler ithal edebiliriz, peki ya yarın? Global bir savaştan bahsedilirken, iklim ve su krizi kapıdayken, dünyanın en çok parası sende olsa ne yazar? Kim sana ürettiği ürünü satar? Sen süt hayvanlarını bile çaresizlikten kesime gönderirken, sütü nereden bulursun? İki lokma ekmek için, vatandaşların birbirini kesecek duruma geldiğinde ne halt edersin?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk`ün “üreten köylü milletin efendisidir” sözünü, işine geldiği gibi “köylü milletin efendisidir” şeklinde değiştirir, köylüyü seçimden seçime hatırlar, tarım topraklarına beton döker, maliyetleri arşa çıkartır, bin bir zorlukla üretilen ürünü zararına satın alır, kendi köylünün değil de, elin herifinin ürününü iç piyasaya sokarsan, çiftçi küser, üretmez, hazırının dayandığı dağ kadar yaşar ve ölür giderse bunun adı nedir? 

Bu ülkenin en önemli sorunu eğitimdir, zaten eğitim sorunu olduğu için üretimin değerini bilemez hale geldik ancak güncel olarak en önemli sorunumuz Tarım, hayvancılık ve üretim sorunudur. Birilerinin ivedilikle bu üretim sorununa KALICI çözüm bulması elzemdir, yoksa halimiz daha da haraptır. Üretim deyince aklına SADECE teknolojik ürünler gelenler, gün geldiğinde ürettikleri teknolojik zımbırtılarının parçalarını yiyerek karınlarını doyurmak zorunda kaldıklarında, gerçek üretimin ne olduğunu idrak edeceklerdir.

Ekonomik zorluklarımızın dermanı da üretimdir, ruh halimizin düzelmesini sağlayacak şey de… İktidarlar gelir geçer, önemli olan ZİHNİYET DEĞİŞİMİDİR. Zihniyeti değiştirmedikçe ve üretim yapamadıkça burnumuzun necasetten çıkamayacağı da kesindir. Demedi demeyin…