Ülkelerin Düzeni ve Halkın Sorunları

Hemen herkes, günlük sohbetlerinde, onları mutsuz eden yaşamın her alanındaki işleyişten yakınır. Herkes birbirinin ağlama duvarı gibidir ama kimse, sorunlardan kurtulmak için birlik olup bir şeyler yapmaya girişmez.

Muhalefet partileri yakınılan sorunlar için her zaman mevcut siyasi iktidarı suçlar; bir gün onlar iktidar olur ama sorunlar yine çözülmez.

Bir ara, otomatiğe bağlanmış gibi on yılda bir askeri darbeler olur, “kurtarıcılığa” soyunan cuntaların yönetiminde, çözülmesi bir yana, sorunlar daha da ağırlaşırdı.

Konuya köktenci biçimde yaklaşan sosyalistler, çok doğru olarak, tüm sıkıntıların sorumlusunun kurulu düzen olduğunu ve tüm sorunların ancak emekçi halkın iktidarıyla ve sosyalist düzende çözülebileceğini savunurlar ama bir türlü kendilerini halka anlatmayı beceremezler. Hiç iktidar olamadılar ki, haklı olduklarını gösterebilsinler!

Bizde olmamıştı ama bir zamanlar dünyada, “emekçilerin iktidar olduğu” söylenen ve komünist partilerce yönetilen birçok ülke vardı. Bakın, oralarda neler yaşandı?

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılışıyla birlikte, sosyalist olduğu söylenen ülkelerdeki düzenler de bir bir çökerken meydanları dolduran halkların yakındığı sorunlar, birkaç eksiğiyle bizdekilerden çok farklı değildi.

O çöküşlerden kısa süre sonra bulunduğum bu ülkelerin birkaçında görüşme fırsatı bulduğum insanlardan hep aynı yakınmaları dinlemiştim. Çöken düzendeki özgürlük kısıtlamalarından, refah düzeyinin düşüklüğünden, toplumdaki eşitsizlikten, adaletsizlikten, hukuksuzluktan, devletin zorbalığından, yolsuzluklardan yakınıyorlardı. Eski düzen çöktüğü için mutlu, gelecek için umutluydular.

Yine o dönemde gittiğim, Sovyetlerin dağılışından iki yıl önce, kurulu düzene karşı başını gençlerin çektiği yoğun protesto gösterilerinin kanlı biçimde bastırıldığı Çin Halk Cumhuriyeti’nde “sosyalist denilen düzen” dimdik ayaktaydı. Görüşebildiğim Çinlilerin yakındığı sorunlarsa hiç farklı değildi.

İnsanların anlattıkları, sosyalizmin de çözüm olmadığını değil, “düzenin güvencesi” savıyla oluşturulan “mutlak iktidarlarla”, tam özgürlük düzeni olan sınıfsız topluma giden yolun başlangıcı olan sosyalizmin bile nasıl “bir haramiler ve zorbalıklar” düzenine dönüşeceğini gösteriyordu.

***

Bir kısmına 15-20 yıl sonra yeniden gittiğim düzeni değişen ülkelerin hepsinde ve Çin’de önemli değişiklikler olmuştu. Dolaştığım kentlerin caddelerinde yükselen gökdelenler, plazalar, rezidanslar, dünyaca ünlü büyük oteller, alışveriş merkezleri, buralardaki uluslararası markalara ait mağazalar ve yerli ya da yabancı sermayeye ait büyük şirketlerin ofisleri, geçen sürede hızla kök salmış kapitalizmin “büyüttüğü” ekonominin dışavurumuydu.

İktidarını silah zoruyla koruyan Komünist Parti yönetimindeki Çin kentlerindeki görüntüden de “planlı sosyalist kalkınma” yerine tercih edilen “kapitalist gelişmenin” ekonomiyi hızla “büyüttüğü” ve ülkenin, dünyanın süper güçlerinden birisi olma yoluna girdiği anlaşılıyordu.

Komünist Parti iktidarının kararıyla Çin’de ve halkın tepkisiyle öteki ülkelerde kurulan yeni düzende yakındıkları sorunların çözüleceğini uman insanlar, bu kez hayallerinin nasıl boşa çıktığını anlatıyorlardı. Görüştüğüm o insanlar arasındaki üst düzey bir kamu görevlisi, “eski düzende geleceğe ve sorunlarımızın çözüleceğine ilişkin umudumuz artık kalmamıştı. Umutla, düzenin değişmesini istiyorduk. Yeni düzene geçeli yıllar oldu, değişen bir şey yok; sorunlarımız yine çözülmüyor ve çözülecek gibi de görünmüyor. Bu düzende de umudumuz tükeniyor” sözleriyle yaşananları özetliyordu.

***

Çin’e ikinci kez gittiğimde, Guangzhou kentini daha yakından tanımak için sokaklarında dolaşırken düşüncelere dalmıştım.

· 1990’lı yıllarda köklü düzen değişikliği olan ülkelerde ve Türkiye’de insanlar sürekli benzer sorunlardan yakınırken, gelişmiş kapitalist ülkelerde ya da sosyalist Küba’da yaşayan insanların başlıca sorunları neden onlarınkinden çok farklı?

· Küba’da ve kapitalist Avrupa ülkelerinde; özgürlük kısıtlamaları, refah düzeyinde düşüklük, toplumda eşitsizlik, adaletsizlik, hukuksuzluk, devletin zorbalığı, yolsuzluklar yaygın olmadığı için mi insanlar bunları pek umursamıyor?

Sorularına yanıt arıyordum.

Saatler süren yürüyüş sırasında, başka niteliklerini göz önüne almaksızın, gözlemler yapma fırsatı bulduğum bu ülkelerin hepsini, benzer sorunlardan yakınılanlar ve temel sorunlar arasında bunlardan pek söz edilmeyenler olarak iki başlık altında topladığımı fark ettim. Aradığım yanıt beni, bu ülkeleri böyle gruplamaya yönelten ortak özelliklerdeydi.

***

İçinde bulunduğumuz çağda, halkın yaşamını doğrudan etkileyen hiçbir siyasi, iktisadi ve toplumsal sistemin ideologları ve kurucuları, insanlara zulüm, eziyet ve çeşitli sorunlar yaşatmayı amaçlamış olamazdı.

Ancak, hangi sistemde olursa olsun, ülke siyasi iktidarlarca alınan günübirlik kararlarla yönetiliyorsa ve toplumu ilgilendiren konularda hedef belirlenip oraya varmak için GEREKENLER YAPILMIYORSA başarıya ulaşılamıyordu. Başarısızlıklar zaman içinde biriktikçe, sistem, o sistem olmaktan çıkıyor, orada türeyen haramilerin, zorbaların, ahlaksızların düzenine dönüşüyordu.

O düzende, “KALKINMAYI” aklına bile getirmeyen iktidarlar, ekonomik göstergelerdeki “BÜYÜMEYİ” kendileri için başarı sayıyor, ülkede yaratılan değerin, toplumda hakça paylaşılmasını umursamıyorlardı.

O ülkelerde toplumun refaha, eşitliğe, adalete, çağdaş hukuka kavuşması olanaksızdı. Bu koşullarda, devlet zorbalığının ve yolsuzlukların sürmesi doğal; düzene sahip çıkan iktidarların, insanların özgürlüğünü her geçen gün daha da kısıtlaması kaçınılmazdı. Halkın sorunlarına bu düzen içinde kalarak asla çözüm bulunamazdı.

***

Çeşitli ülkelerde görüştüğüm insanların anlattıklarını değerlendirince, bunların birinci gruptaki ülkelerin ortak özelliği olduğu anlamıştım. Oralarda, başlangıçta büyük umutlarla kurulan sistem, başarının önkoşulu olarak görülen “mutlak iktidarın” uygulamalarıyla, hedeflenenden çok başka yönlere savrularak, artık o sistem olmaktan çıkmıştı. K. Marks ve F. Engels’in öğretilerinde; insanlığın kurtuluşu olarak gösterilen sınıfsız toplumun birinci aşaması diye nitelenen sosyalizm, bu ülkelerdeki mutlak iktidarların yönetiminde, yok edilen özgürlükler, yaygın yoksulluk, toplumsal eşitsizlik, adaletsizlik, hukuksuzluk, devlet zorbalığı ve yolsuzluklar ile insanların nefretini kazanan ve sosyalizmden başka her şeye benzeyen bir sisteme dönüşmüştü.

1990’lı yıllarda, büyük umutlar bağlanarak düzen değiştirildiğinde de eski düzenin “semirmiş” iktidar sahipleri yeni düzene hemen uyum sağlayıp egemenliklerini sürdürmüşler, insanların yakındığı sorunlar olduğu gibi kalmıştı.

İkinci gruptaki ülkelerde ise düzeni kuranlar, toplumu ilgilendiren her hedefe ulaşmak için önkoşulun “mutlak iktidar” değil, halkın desteğinin alınması ve “hedefe varmak için gerekenlerin” yapılması olduğunu öngörmüş; değişen iktidarların zaman içinde sistemin ana ilkelerinden sapma olasılığına karşı önlemler içeren bir hukukî üstyapı ve işleyiş tasarlamışlardı.

Bu ülkelerde iktidar olanlar, toplumu ilgilendiren hiçbir konuda, sezgileriyle ve kendilerince kararlar almıyor, kendilerini bağlayan hukuk ve işleyişe uygun biçimde, konusunda bilimsel bilgiyle donanımlı, deneyimli insanlarla çalışıyordu. Ülkenin gereksinimleri için NE yapılacağına karar verildikten -yani hedef belirlendikten- sonra, gereğinin yapılması için uygulama NASIL yapılacağını bilenlere bırakılıyordu.

Seçilenler; iktidarın, yalnızca ülkeyi yönetme erkinin bir süreliğine kullanılması için verilmiş önemli bir görev olduğunu içlerine sindirmişlerdi. Kendilerini, alternatifi olmayan vazgeçilmez dehalar olarak görmüyorlardı. Arada öyleleri çıkıp da düzenin temel karakterini değiştirmeye kalksa bile karşısında buna asla izin vermeyen örgütlü seçmenleri buluyor ve siyasi yaşamdan siliniyordu.

İktidarlar, temsilcisi oldukları sınıfların çıkarlarına öncelik verse de seçmenin kendilerini başarılı bulması için ülkede yaratılan değerden toplumun her kesiminin yararlanmasını göz ardı edemeyeceklerinin farkındaydılar. O nedenle, bu ülkelerdeki iktidarlar, “kalkınmayı” ekonomik göstergelerdeki “büyüme” kadar önemsiyordu.

Bu ortak özellikler nedeniyle, çok farklı sistemlerle yönetilen sosyalist Küba ile gelişmiş kapitalist ülkeler aynı grupta yer alabiliyordu.

***

GUANGZHOU SOKAKLARINDA ÇOK DOLAŞMIŞTIM AMA

SORULARIMIN YANITLARINI BULMUŞTUM.

İkinci gruptaki ülkelerde, “mutlak iktidarlara” yer yoktu. Düzenin koruyucusu olarak tasarlanan ve halkların benimsediği hukukî üstyapıda buna karşı her önlem alınmıştı.

Var olan özgürlükleri kısıtlamaya, genel refahı düşürmeye, toplumda derin eşitsizliğe, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, devlet zorbalığına ya da yolsuzlukların yaygınlaşmasına yol açma olasılığı olan her karar, bu ülkelerde halkların örgütlü tepkisiyle kolayca engelleniyordu. Hiçbir iktidar da zaten böyle bir girişimde bulunmuyordu.

O nedenle de bu ülkelerde insanların önemsediği temel konular arasında o sorunlar pek yer almıyordu.

BİR GÜN;

· Seçenler, seçilenin “devlet büyüğü” değil, demokrasinin gereği olarak, belirli bir süre için ülkenin yönetiminde görevlendirilen kişi olduğunu,

· Seçilenler, yönetim görevine getirilmiş olmakla toplumun üzerinde bir yerde konumlanmadığını ve vazgeçilmez olmadığını,

· Seçilerek ya da atanarak yönetici olanlar, demokratik yönetim anlayışının temelini iş bölümüne dayalı iş birliğinin oluşturduğunu,

· Yönetilenler, toplumun asıl olarak kendisi gibilerden oluştuğunu ve onlar arasındaki yaşam birliğinin ülkenin en büyük gücü olduğunu,

· Siyasetçiler, ne yapılacağını belirlerken, yönetim erkinin asıl sahibi olan toplumun, kendisinden çok savunduğu dünya görüşünü önemsediğini unutmamaları gerektiğini,

· İktidar sahipleri her kararını, kendi kişisel becerilerine ve inandığı öznel doğrulara göre değil, bilimsel bilgiyle donanmış deneyimli insanların rehberliğinde yapılan çalışmalara dayanarak alması gerektiğini,

· Uzmanlığından yararlanılanlar, hukuka, adalete ve meslek ahlakına uymayan hiçbir talimat karşısında, hiçbir gerekçeyle suskun kalmamayı

kavradıklarında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birinci grupta yer alan ülkelerde de insanların on yıllardır yakındıkları o benzer sorunlar büyük ölçüde çözülecekti.