UĞUR MUMCU, TÜRKİYE ve DÜNYA…

UĞUR MUMCU, TÜRKİYE ve DÜNYA…

Bu kadarını taşıyamaz.

Nerede veya nerelerde, kim veya kimler, ne veya neleri, neden taşıyamaz?

Türkiye’nin toprakları, insanları, anneleri, babaları, çocukları, askerleri, polisleri, savcıları, yargıçları, işçileri, memurları, kamu, yerel ve özel kuruluşları, gazeteleri, televizyonları, meydanları, alanları, sokakları bu kadar kanı, bu kadar gözyaşını, bu kadar hıçkırığı, bu kadar haykırışı, bu kadar düşmanlığı, bu kadar kin ve nefreti, bu kadar sıkıntıyı, adaletsizliği, bu kadar yandaşlığı, bu kadar karşıtlığı taşıyamaz.

Sadece Türkiye sınırları içinde mi var, taşınması çok bedelli veya taşınamayacak kadar ağır sorunlar, örgütlü, paralı, silahlı, akılsız ve vicdansızların ürettiği?

Elbette, hemen hemen tüm ülkelerde, “iyi” nitelikler taşımayan insanlardan kaynaklanan sorunlar var.

Sorunlar, hangi ülkelerde ağır veya taşınamayacak düzeyde olabilir?

Kuşkusuz, halkı yeterince iletişim içinde ve örgütlü olmayan ülkelerde. Çünkü, insanlar arasında iletişim yetersiz olunca, demokratik örgütlenme düzeyleri de düşük kalıyor. Silahsız şiddetsiz, haklara dayalı örgütlenme düzeyleri yetersiz olan yerlerde etkili bir toplumsal dayanışmadan söz edilemez. Toplumsal dayanışmadan söz edilemeyen ülkelerde ise Cumhuriyet yönetimi ve eksiksiz demokrasi sağlanamaz. Adında cumhuriyet kelimesi bulunan ülkelerde yönetim şekli demokrasinin tüm niteliklerini içermiyorsa cumhuriyet ve demokrasi gibi iki kelime sadece kağıt üzerinde, tabelalarda, bayraklarda, kamu kuruluşlarının ana binalarında yazılı kalır. İfade, toplanma, gösteri ve şiddetsiz tepki özgürlüğünün bulunmayışı böyle toplumların ortak niteliğidir.

Cumhuriyet ve demokrasi kelimelerini taşıyan, ancak bu iki kelimeye aykırı uygulamaları ile bilinen ülkelerin gündemlerini; yalan, iftira, hakaret, tehdit, baskı, yolsuzluk, savurganlık, kumpas, sahtecilik, cinayetler, silah, döviz, altın ve uyuşturucu madde, dahası insan kaçakçılığı, trafik kazaları, depremler, sel baskınları, deniz taşmaları, toprak kaymaları, orman yangınları, kadına ve çocuğa yönelik şiddet türleri oluşturur.

Türkiye’de ve başka ülkelerde bunların hangilerinin var veya hangilerinin yok olduğu konusu herkesin ilgi, bilgi ve etki düzeyine göre değişir, kuşkusuz. Türkiye’nin sorunlarının varlığı, bu sorunların ağırlık düzeyi, insanların yine ilgi, bilgi, etki, siyasi görüş ve dinsel inançlarına göre farklıdır.

Bu yazımda, Türkiye’nin bu kadarını taşıyamayacağını belirttiğim sorunlar, farklı bir anlatımla konular, Cumhuriyet döneminde acı, kan ve gözyaşı üreten cinayetlerdir. Bu cinayetlerle yitirdiğimiz canlarımızın içinde bilim insanları, gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, hukukçular, askerler, polisler veya sivil kamu görevlileri, kadınlar, erkekler, çocuklar bulunuyor.

Cinayetlere karşı olan, çok üzülen, hatta, bu cinayetler Türkiye’mizde işlendiği için çok utanan iyi yürekli, gerçek insan olanlar, cinayetleri tasarlayanların, uygulayanların, kolaylaştıranların, suçluları koruyanların, saklayanların ve kaçıranların yakalanamadıkları, yakalanmadıkları ve gerekli cezaları almadıklarına inanıyorlar. Ben de bu inançta olanlardanım.

Çünkü, cinayetlerin çok büyük bir bölümü, yaşadığım ve farkında olduğum dönemlerde işlendi. Duyduğum anda beni saran acılar ve utanç duyguları inanın aynı tazeliğini koruyor. Taze, genelde iyi anlamda kullanılır ülkemizde. Burada, acıların ve utançların bende aynı etkisini sürdürdüğünü söylemek istiyorum.

24 Ocak 1993, Pazar. Televizyon izliyorum. Sanırım TRT idi. Alt yazıda, Cumhuriyet Gazetesi Yazarı, Araştırmacı Gazeteci, Hukukçu Uğur Mumcu’nun, Ankara’da, Gaziosmanpaşa’daki evinin önünde park edilen aracının altına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu hayatını kaybettiğini yazıyordu. Halk arasında söylendiği gibi beynimden vurulmuştum.

Daha önce yine tetikçilerin öldürdüğü arkadaşlarının cenaze törenlerinde, iki eli arasında büyütülmüş fotoğraflarla yürüyen Uğur Mumcu da birden fazla olduğuna inandığım katillerce aramızdan koparılmıştı.

Böylece, acı, kan ve gözyaşının yabancısı olmayan bu topraklarda bir cinayet daha işlenmişti. “Beyin Gücü Mezarlığı: Türkiye”, bir demokrasi kahramanını, bir yiğidini daha bağrına alıyordu.

“Beyin Gücü Mezarlığı: Türkiye”, Türk Tabipleri Birliği, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı, Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı (Fişek Vakfı), Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği, Sevda Cenap And Müzik Vakfı ve Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla 3 Kasım 2011 tarihinde Ankara’da düzenlenen bir etkinliğin adıdır. Bu etkinliğin konuşmaları, Fişek Vakfı tarafından aynı isimle kitaplaştırıldı.

Uğur Mumcu, 27 Ocak 1993 tarihinde on binlerce insanın katılımı ile toprağa verildi. Görülmemiş bir kalabalık arasında ben de vardım.

24 Ocak 2026 Cumartesi, Uğur Mumcu’nun aramızdan ayrılışının 33. yıldönümü idi.

Kısa adı UMAG olan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın kolaylaştırıcılığında, Ankara’da, 24-31 Ocak 2026 tarihlerinde, geleneksel hale getirilen Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında panel, söyleşi ve sanat ağırlıklı etkinliklerin otuz üçüncüsü düzenlendi.

33. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerini birkaç yazı ile belgelemek istiyorum.

Beyin Gücü Mezarlığı: Türkiye kitabında, “vahşi” kişilikli insanların işlettikleri ve işledikleri cinayetlerin sonucunda yitirdiğimiz 114 aydınımızın fotoğrafları yer alıyor.

25 Ocak 2026 tarihindeki iki etkinlikte, Uğur Mumcu başta olmak üzere yitirdiğimiz aydınlara nasıl kıyıldığı, fotoğrafları ile birlikte sunuldu.

İlk kez gözyaşlarımı tutamadım ve hıçkırıklarıma zorlukla engel oldum. Benim hiç suçum olmadığı halde üzüntünün ve utancın doruklarına çıktım.

Aman Tanrım, nasıl bu insanlara kıyılır! Bu insanlara kıyanların kişiliklerinde hangi hastalıklar, kin ve düşmanlıklar vardı. Tasarlayanlar, uygulayanlar, kolaylaştıranlar, suçluları yakalamayanlar, yakalayamayanlar, bulmayanlar, bulamayanlar, kollayanlar, saklayanlar, yargıdan kaçıranlar nasıl insanlardı (!).

Suçluların çok büyük çoğunluğunun bulunamadığı veya bulunmadığı, yakalanamadığı, yakalanmadığı, yakalananların hak ettikleri cezaları almadığı, alanların af veya başka nedenlerle hapishanelerden çıkarıldığı bir Türkiye’deyiz.

Bu nedenle, Türkiye’nin bu ve benzeri şiddet suçlarının etkilerini taşıması, huzur ve güvene kavuşması çok zor, kanımca olanaksız. İyi yürekli insanlar, suçluların bir bölümünün öldüğü veya öldürüldüğü kanısındalar. Böylesine utanç verici ve çok ağır şiddet suçlarını işleyenlerin cezasız kalmaları, aramızda yaşıyor olmaları da sorunlar yumağını büyütüyor, bazı kurumlara ve kişilere güveni sıfıra indiriyor.

Haydi, Türkiye’yi ve Dünya’yı cehenneme çevirmek isteyen vahşi insanları, insana yakışır yöntemlerle durdurmak, şiddet suçlarını önlemek için, her yerde ve her zaman kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde. Haydi!