ÜÇ KELİMELİK MÜEBBET

Belkiler…
Keşkeler…
Neyseler…

İnsan bazen üç kelimenin içine sıkışır. Bazen bir ihtimalin ucunda, bazen bir pişmanlığın tam ortasında, bazen de hiçbir şey olmamış gibi devam etmenin sessizliğinde… Bir otobüs durağında bekler gibi… Üşüyerek, cebinde yarım kalmış bir cümleyle.

“Belki” ile başlar her şey.

Kesin olmayan ama vazgeçilmeyen bir ihtimaldir bu. İçinde hem umut vardır hem tereddüt. İnsan, en çok “belki” dediği yerlerde bekler. Bir mesajın gelip gelmeyeceğini, bir kapının açılıp açılmayacağını, bir sesin yeniden duyulup duyulmayacağını… Yağmur ince ince düşerken camdan dışarı bakar gibi bekler. Ama belki, hiçbir zaman tam bir cevap vermez. Sadece kapıyı aralık bırakır. O aralıktan giren şey bazen hayat olur, bazen sadece zamanın kendisi.

Sonra “keşke” gelir.

Geç kalmış bir fark ediş gibi. Sesini yükseltmez ama içte derin bir yer açar. İnsan en çok kendi kendine kızarken kurar bu cümleyi. Yarım bırakılmış bir kahve, soğumuş bir masa, cevap verilmemiş bir bakış… Hepsi aynı yere düşer. Söylenmemiş sözler, yapılmamış seçimler, geri alınamayan anlar… Keşke, geçmişi değiştirmez ama insanın içini değiştirir. Aynı sokağa bir daha aynı gözle bakamazsın artık. Ama artık çok geçtir.

Ve en sonunda “neyse” kalır.

Ne tamamen unutmak, ne tamamen hatırlamak… İkisinin arasında sıkışmış bir suskunluk. Kırılmadan devam etmeye çalışma hali. Bazen bir battaniye gibi üstüne çekersin, bazen bir duvar gibi önüne koyarsın. İnsan en çok yorulduğunda “neyse” der. Çünkü bazı cümleler tamamlanmaz, bazı hikayeler düzeltilmez, bazı duygular sadece üstü örtülerek yaşanır. Bir tren istasyondan ayrılır, sen sadece arkasından bakarsın.

Belki, insanın umududur.
Keşke, insanın yarasıdır.
Neyse, insanın kendine söylediği en sessiz cümledir.

Ve insan, çoğu zaman bu üç kelimenin arasında gidip gelir. Bir gün bir ihtimalin peşinde koşar, ertesi gün bir sandalyenin boşluğunda kendi içine oturur, sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eder. Ama aslında hiçbir şey “hiçbir şey olmamış gibi” değildir.

Çünkü bazı duygular konuşmaz.
Bir bardakta soğuyan çay gibi bekler.
Bir duvarda kalmış gölge gibi silinmez.
Sadece insanın içine yerleşir.
Ve orada kalır.

Belki de insanı insan yapan tam olarak budur.
Söylenemeyenler, geri alınamayanlar ve suskunlukla büyüyen kırılganlıklar…

Sonunda anlarız ki; hayat “belki”lerle kapı aralar, “keşke”lerle içeri sızar ve en çok da “neyse”lerle üstü örtülerek devam eder.

Ve biz…
En çok sustuklarımızın yüküyle yürürüz.
Gözyaşlarımızda boğulur, içimize akarak yaşarız.
Ve en çok…
Yaşayamadıklarımızla ölürüz.