Alman Heinrich Schliemann
Alman Heinrich Schliemann, internetin ünlü ansiklopedisinin İngilizcesinde iş adamı ve ‘etkin arkeolog’ yazarken, Türkçesinde iş adamı ve ‘amatör arkeolog’ yazıyor.
Babasının Homeros’un İlyada’sından anlattığı öykülerle büyüyen Heinrich, büyüdüğünde şiirde geçen olayları, geçtiği yerleri nerdeyse ezbere biliyordu. Şiir destandı ama anlatılanlara ‘uydurma’ denirken o, anlatılanların gerçek olduğundan adı gibi emindi.
Dile yatkınlığı da kayda değerdi, sayabildiğim kadarıyla 12 dil biliyordu.
Paris Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Eskiçağ Bilimleri eğitimi gördü. Sonra Amerikan vatandaşı oldu, 1868-69 yıllarında İthaka, Mora ve Troya’da yaptığı araştırmaları içeren tezi ile Rostock Üniversitesi’nden doktor unvanı aldı…
Destansı şiirin peşinde Anadolu
Schliemann, 1870 yıllarda hayalinin peşine düştü.
Anadolu’ya Troya kentini bulmak için ilk kez 1868 yılında geldi.
Osmanlının tarihi eserleri ‘taş’ diye değerlendirdiği, tarihi eserlerle ilgili biriminin başında Avrupalıların oturdu zamanlardı.
İlyada’ya hakimdi, ayrıca birçok araştırmacının görüşleri de cebindeydi. İki hafta araştırdı, bulamadı. İlk evliliği Rus, şimdiki evliğini bir Yunanlı hanımla yapmış ve artık Yunanistan’da yaşıyordu. Atina’ya geri dönmek için bineceği gemiyi kaçırdı. Sonraki gemi iki gün sonraydı. Çanakkale’de kalmak zorunda kaldı.
Sonraki gemiyi beklerken geçireceği iki gün her şeyi değiştirecekti…
Kaçan gemiyle yakalanan şans!
Frank Calvert’le tanıştı. Calvert’in durumu da ayrıca ilginç, paylaşalım…
Calvert, ailesiyle 40 yıl kadar önce Çanakkale’ye gelmiş. Neden, hangi koşullarda bu tercihi yaptıkları konusunda bir bilgi bulamadım. Calvert, Schliemann’la tanışmasından birkaç yıl sonra da Amerika’nın Çanakkale konsolosu olacaktı.
Araya Calvert ‘le ilgili ilginç bilgiler alalım! Troya’nın yerini bulmuş ve bu arazinin büyük bölümünü satın almıştı. Arazisini daha sonra devlete bağışlayacak ve Osmanlı’dan madalya da alacaktı…
Calvert kazmaya da başlamış ama maddi açıdan zorlanıp, durmuştu. İngiliz Müzesi’ne yazıp, yardım istemişti ama yanıt alamamıştı.
Schliemann’la karşılaştığında aradığı adamı bulduğunu hissetti. Hissi karşılıklıydı…
Schliemann kız kardeşine mektup yazdı:
“Gelecek Nisan’da tüm Hisarlık tepesini kazmaya niyetliyim, orada Pergamos’u yani Troia’nın kalesini bulacağımı düşünüyorum.”
Schliemann ilk fırsatta geldi ve kazılara başladı.
Toprak yarıldıkça tarih fışkırıyordu!
Bulmuştu işte!
Çocukluğundan beri neredeyse ezberlediği şiir, Troya’dan 500 sene sonra yazılmıştı, yazılanlar tam doğru değildi ama hayalleri gerçek olmuştu. Tarih, doymak bilmez bir hazine avcısının toprakta saklı kalmış bir medeniyete hoyratça saldırışını yazmaya başlıyordu…
Bunda Anadolu toprağının da sahiplerinin de suçu vardı – bunca zenginlik üzerinde yüzyıllardır oturulmuş, sadece koyun otlatılmıştı.
Toprak yarıldıkça tarih fışkırıyordu.
Schliemann’ın kazmalarla toprağı yarmasından 20 yıl kadar sonra bu topraklar dünyaya gelecek büyük halk ozanı Aşık Veysel de ‘sadık yâri toprak’ için benzer yorumu yapacaktı…
“Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi,
Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi,
Kazma ile döğmeyince kıt verdi,
Benim sadık yârim kara topraktır.”
Arada elbette büyük bir fark vardı. Veysel ürün almak için tarlayı sürmekten söz ederken, Schliemann antik bir medeniyetin katmanlarını hoyratça tahrip ediyordu.
Buna 3 yıl boyunca devam edecekti (1871–1873) …
Bingo!
İşçilerin başından ayrılmıyordu, birden ‘paydos’ dedi!
Kazılan yüzeyde rastlanılan bakırın arkasında toprağa bulaşmış, rengini belli etmeyen altını fark etmişti. Herkesi gönderdi, hazineyi kendisi çıkardı. Kim bilir nasıl saldırmıştı!
Burası antik kentin ikinci tabakasıydı – bu da hazinenin en az 4.200 yıldır toprak altında kaldığı anlamına geliyordu…
Schliemann, bulduklarını Calvert’le bile paylaşmayacak, bir an önce yurt dışına kaçırmaya çalışacaktı.
Başardı!
Yayınladı.
Hazineyi eşine takıp takıştırdığı fotoğrafı bugün bile çok ünlüdür.
Priam Hazinesi değil!
Hazineye Priam Hazinesi dedi.
Yanlış bir isimlendirmeydi.
Priam, ezbere bildiği destanda Troya Savaşı sırasında hüküm süren Troya kralıydı. Bu eserlerin, bu efsanevi krala ait olması söz konusu değildi, çünkü hazine kraldan 1000 yaş daha büyüktü. Schliemann’ın yaptığı kazıları gibi verdiği bu ad, bilimsellikten uzak ama Homeros hayranlığının ve keşfi romantikleştirme arzusunun ürünüydü.
Başarmıştı.
Bir günde ünlü oldu.
Osmanlı dava açtı.
O günkü yasaya göre çıkarılanların yarısını bırakmalıydı.
Schliemann değil yarısı, tek parça vermek istemiyordu.
Süreç uzun, özetliyorum.
Osmanlı dava açtı. Önce kaybetti, sonra kazandı. Mahkeme,
“Hazineyi iade et” dedi ama hazine Schliemann’ın evinde bulunamadı.
Hafiye tutup izlendi, iş uzadıkça uzuyor, habire masraf çıkıyordu.
Bir dava daha geldi, günün sosyo-politik yönü ibreyi Osmanlı’nın aleyhine çevirmişti.
İstenilen 1 milyon Frank tazminatı mahkeme 10 bine indirip bağladı.
Zaten yıpranmış Osmanlı, bu davada da yıpranmıştı, üstüne hayal kırıklığı geldi. Schliemann,
“Ben 50.000 veririm, siz bana yine kazı izni verin!” dedi ve Osmanlı’yı iyice şaşırttı.
Osmanlı parayı kabul etti, haklarından vazgeçti ama
“Sana bir daha kazı, mazı yok!” dedi.
Bir yıla kalmadı, kimler izin vermişti bilinmez, Schliemann kazı için izin aldı ve yine geldi!
Bu kez onu farklı bir sorun bekliyordu…
Hisarlık Tepesi’ndeki Türk köylüsü
Aksilik bu ya Calvert Hisarlık Tepesi’nin tamamını alamamış, bir kısmı Türk köylüsünün elindeydi.
Schliemann kazdıkça coşuyordu ama köylü kendi topraklarını kazılmasına izin vermedi.
Neden mi?
Çünkü orada hayvanlarını otlatıyorlardı.
Canım köylüm bu nedenle izin vermedi iyi mi!
Schliemann önce Paşa’ya, sonra bakana kadar çıktı.
Olmuyordu!
Schliemann, sanırım gözü dönmüştü veya hep öyleydi, baktı olmuyor, araziyi satın almak istedi. Canım köylüm, bu adam ne verirse versin, arazisini satmıyordu.
Bunca ısrar Schliemann’ın başvurduğu paşanın dikkatini çekmişti.
Osman Hamdi Bey farkı, Schliemann’ın ısrarı
Bu sırada müzeciliğin başına, iki yabancının ardından Osman Hamdi Bey gelmiş, onun girişimleriyle Âsâr-ı Atika Nizamnâmesi çıkmıştı.
Artık önce bakanlık, sonra da arazi sahiplerinden izin alınması zorunluluğunu getirilmiş ve tarihi eserlerin yurtdışına çıkışı yasaklanmıştı.
Schliemann’ın başvurduğu Paşayı da analım.
Safvet Paşa, ikirciklenmişti. Devletin zararlı çıkmaması için araziyi müze adına satın aldı. Artık buradan çıkacak eserler devlete ait olacaktı.
Schliemann yasaya uygun konuşuyor, ‘hazine değil kazı yapmak için izin istediğini, çıkacakların yarısını devlete bırakacağını’ söylüyordu. Tüm masrafları da kendisi karşılayacaktı. Amerika’nın ticaret ataşesi John P. Brown da devreye girdi.
Schliemann, keseyi açıyor, Türk gözlemcinin maaşını da kendisinin vereceğini söylüyordu…
Aslında hayalini, belki de pek örneğine rastlanmayacak şekilde yakalamıştı ama belli ki yetmemişti.
Yine gelecekti! Nasıl olsa Osmanlı tazminata razı oluyordu...
Geldi!
Kim imzaladı bilinmez ama ilki alınan karardan bir sene sonra olmak üzere (1876), ölümüne dek toplam dört kere (1878, 1882 ve 1890) daha izin aldı.
Son iznini aldığı yıl öldü.
Eminim yaşasaydı, yine izin alacak ve bulduğunu da kaçıracaktı.
Sonra…
Sonraki gelişini de kitap yapacaktı. Türkçe baskısı ince ve kolay okunan kitapta (Troas'ta Yolculuk), gezdiği gün, saat, hava durumu, akarsuların kaynağı ve akış hızı, yükseklik veya yerleşim yerine göre konum gibi ayrıntılar metin içinde ve bazıları da sistematik olarak hazırlanmış tablo olarak kitap sonunda yer alıyor.
Kitabında ‘Burası humus yığını’ kazmaya gerek yok veya ‘Burası birkaç heykel hediye eder’ türü yönlendirmeler yapıyor. Şiir ve diğer kaynakların yanında gözlem yapmanın da örneklerini veriyor; evlerin, camilerin yapımında kullanılan antik taşların yoğunluğun veya sikke satıcılarının sayısının çoğalmasının o bölgeye dikkat edilmesi gerektiğine işaret ediyor. Türklerin leylek sevgisi, Rumların da Türklere olan nefretlerini leyleklerde göstermesini veya para kabul etmeyen fakir Türk köylülerinin ellerindeki paylaşmada gösterdikleri üst seviye misafirperverlik örnekleri…
Bir de kaçırdığı eserlerin sayısını yazmış, 8 bin 833.
‘Vay canına!’ demeyin, sonraki satırı da okuyun!
Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Sönmez, İzzeddin Efendi’nin 3 Mayıs 1884 tarihli raporunu Osmanlı arşivlerinde bulmuş ve sayının 73 bin 139 olduğunu söylüyor.
Şimdi ‘vay canına’ mı dersiniz yoksa okkalı bir küfür mü savurursunuz, artık karar sizin!
Calvert’i de anmadan geçmeyelim. Yukarıda değinmiştik, Troya harabelerinin yakınındaki kırk dönümlük arazisini 1899 tarihinde Müze-i Hümayun’a devretti. 3. dereceden Osmanlı nişanıyla ödüllendirildi.
Heinrich Schliemann, Trova'dan kaçırdığı hazineleri ölümünden önce Berlin Ulusal Müzesi'ne bağışladı. Ruslar 2. Dünya Savaşı’nda Berlin’i işgal etti, yağmalama sırasında hazineyi gördü ve ülkelerine götürdüler. Hazine bugün Puşkin Müzesi’nde…
İki Osman ile diğer isimler
Edward Goold (1869–1872), Philipp Anton Dethier (1872–1881) ve Osman Hamdi Bey (1881–1910) Müze-i Hümayun’un başındaki isimler ve tarihleridir.
Kazıların başlangıcında (1871) Goold, hazinelerin kaçırılmasında (1873) ve mahkeme sürecinde Dethier, reform ve koruma döneminde Osman Hamdi Bey’i görüyoruz.
Cumhuriyet döneminde yurdun dört yanında olduğu gibi Troya’da da bilimsel kazılar başlar. Kazı başkanı bir Alman’dır. Köylülerle kahvede çay içen, çocuklarla fotoğraflar çektiren ve yediden yetmişe herkesin gönlünü kazanıp Türk vatandaşlığı da alan ve adına Osman ekleten Manfred Korfmann. Troya’ya öyle bir sahip çıkar ki efsane olur. Burada gömülmek için vasiyet eder ama ailesi ‘ziyaret için uzak’ diyerek götürür.
Mezarı Almanya’da 20. yılını doldurduğunda iptal edilip yerine başkasının gömülmesi gündeme gelir –bir bedel ödenmemesi durumunda yasa böyleymiş. Bugünkü kazı başkanı Manfred Osman Hoca’nın vefalı öğrencisi Prof. Dr. Rüstem Arslan’dır ve belediye başkanına çıkar. Başkan,
“Ailesi izin versin, buraya getirelim” diyecek kadar vefalı çıkar.
Yaşananlar gazetede manşet olur. Yönetim, Osman Hoca’nın mezarına 5 yıl daha dokunmama kararı alır. Son paragrafta anlattıklarım için yararlandığım kaynakları aşağıda bulabilirsiniz…
Bence ailesi bu kez süreyi beklememeli, izin vermeli ve bu kocama yürekli Manfred Osman Korfmann, yaşarken gömülmek istediği yere bir an önce getirilmeli. Anladığım, andığım yasa gereği, belli sürelerle koşullar da yerine getirilmeyecekse mezarı kalmayacak.
‘Kazdım, buldum ve kaçırdım’ diyen ama kaçırdıkları da kaçırılan Schliemann’ın bir yanda, ‘kazdım, buldum ve onlarla birlikte kalıyorum’ diyen bir Manfred Osman’a sahip olmak çok güzel.
Mezarının burada olması kendisi için de elbette hepimiz için de büyük mutluluk olacaktır.
Tüm emek verenlere, hizmet edenlere saygıyla ve hürmetle…
Düşünmeden edemiyorum!
Bir de…
Keşke Osman Hamdi Bey 10 yıl önce göreve gelmiş olsaydı diye de düşünmeden edemiyorum!
Kaynaklar
* ‘150 Years Since Heinrich Schliemann Uncovered the “Treasure of Priamos” in Troy’, smb.museum/en/whats-new/detail/150-years-since-heinrich-schliemann-uncovered-the-treasure-of-priamos-in-troy/
* Ali Sönmez, Osmanlı Devleti’nde Eski Eser Kaçakçılığı Truva Örneği, canakkalekalem.com/troyadan-73-bin-139-parca-eser-kacirilmis/13351
* Ali Sönmez, ‘Troya Hazinelerinin Peşinde Bir Hukuk Mücadelesi: Osmanlı Devleti ve Schliemann Davası’, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/114011.
* Deniz Sipahi, ‘Almanya’dan cevap geldi… Korfmann’ın mezarı 5 yıl daha korunacak’, hurriyet.com.tr/yazarlar/deniz-sipahi/almanyadan-cevap-geldi-korfmannin-mezari-5-yil-daha-korunacak-42925881
* Deniz Sipahi, ‘Yarım kalan bir vasiyet’, hurriyet.com.tr/yazarlar/deniz-sipahi/yarim-kalan-bir-vasiyet-42918849
* Heinch Schliemann, Troas'ta Yolculuk.
* Heinch Schliemann, Troy and Its Remains.
* Susan Heuck Allen, Finding the Walls of Troy Frank Calvert and Heinrich Schliemann at Hisarlik.