İran’da bir depo mazot 100 liraya doluyormuş. LPG ise bir deposu Türkiye’de marketlerde satılan 1.5 litrelik sudan daha ucuzmuş.
Hemen akla “Ama onlar da petrol var.” sorusu gelebilir.
Peki, mesele gerçekten bu kadar basit mi?
Türkiye; üretim kapasitesi, sanayi altyapısı ve zengin tarımsal çeşitliliğiyle dikkat çeken bir ülke. Böyle bir tabloda yüksek fiyatların tek başına “kaynak yetersizliği” ile açıklanması ne kadar gerçekçi?
Asıl sorun kaynak eksikliği mi, yoksa mevcut kaynakların etkin yönetilememesi mi?
Karadeniz, çayın anavatanı olarak bilinir. Buna rağmen market raflarında çayın kilosu 300–350 lira arasında değişiyor.
Aynı durum yalnızca çay için değil; Anadolu’nun dört bir yanında yetişen birçok tarım ürünü için de geçerli. Üretildiği topraklarda pahalıya tüketilen ürünler, ekonomik sistemdeki çelişkileri açıkça ortaya koyuyor.
Bugün üretici, ürününü satmakta zorlanırken; tüketici ise aynı ürünü yüksek fiyatlarla satın almak zorunda kalıyor. Tarlada kalan, değer bulamayan ve hatta hayvan yemi olarak kullanılan ürünler büyük bir israfa yol açıyor. İşleme ve depolama tesislerinin yetersizliği, tarımsal planlama eksikliği ve piyasa dengesizlikleri bu sorunu daha da derinleştiriyor.
Nitekim bu sorunları sık sık gündeme getiren isimlerden biri olan CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, üreticinin yaşadığı ekonomik çıkmazı, tarımdaki plansızlığı ve gıda israfını Meclis kürsüsünden dile getiren nadir siyasetçilerden biri olarak öne çıkıyor. Gürer’in işaret ettiği tablo, sorunun bireysel değil, yapısal olduğunu gösteriyor.
Mevsimine göre patatesten soğana, karnabahardan marula kadar pek çok üründe benzer bir çarpıklık yaşanıyor: Üretici tarlada zarar ederken, tüketici markette yüksek fiyatlarla karşı karşıya kalıyor. Üretici maliyetini karşılayamadığı için ürününü hasat etmeden bırakmak zorunda kalıyor; bu da hem ekonomik kayba hem de kaynak israfına neden oluyor. Üretici tarlada, tüketici markette mağdur!
Bir an için düşünelim:
Eğer bu ülkede çay yetişmeseydi, pahalı olması anlaşılabilirdi.
Eğer Antep fıstığı bu toprakların ürünü olmasaydı, yüksek fiyatlar makul görülebilirdi.
Eğer fındık, biber, karpuz ve incir ithal edilseydi, sofralara pahalı gelmesi doğal karşılanabilirdi.
Hatta saman dahi dışarıdan getirilmiyor olsaydı, et fiyatlarının yüksekliği farklı bir çerçevede değerlendirilebilirdi.
Oysa sayılan bu ürünlerin tamamı Türkiye’de üretiliyor. Buna rağmen vatandaş, kendi toprağında yetişen ürünlere yüksek bedeller ödemek zorunda kalıyor.
Benzer bir çelişki enerji alanında da karşımıza çıkıyor. Seçim dönemlerinde sıkça dile getirilen “petrol bulduk, doğalgaz bulduk” söylemleri, kamuoyunda büyük beklentiler oluşturuyor. Ancak bu kaynakların günlük hayata yansıması konusunda aynı ölçüde somut bir rahatlama hissedilmiyor. Eğer bu kaynaklar ekonomik refaha dönüşebilecek düzeydeyse, neden vatandaşın alım gücünde belirgin bir iyileşme görülmüyor?
Neden temel gıda ürünleri dahi giderek lüks tüketim kalemlerine dönüşüyor?
Daha da düşündürücü olan ise toplumun önemli bir kesiminin bu tabloya rağmen sessizliğini koruması ya da gerçekleri görmezden gelmesidir. Demokratik sistemlerde en güçlü denetim aracı olan sandık, bireyin kendi yaşam koşullarını doğrudan etkileyen bir mekanizmadır. Ancak bu mekanizma bilinçli tercihlerle desteklenmediğinde, mevcut sorunların devam etmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu durum yalnızca ekonomik bir kriz olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda bir farkındalık meselesidir. Bireyler, hangi politikaları desteklediğini ve bu politikaların sonuçlarını ne ölçüde yaşadığını sorgulamadıkça; fiyat artışları ve alım gücündeki düşüş sürecektir.
Gerçekler ortada.
Görmek istemeyenler mi daha fazla, yoksa görüp de susmayı tercih edenler mi?