Türkiye yine garip bir bayram haftası geçirdi. İnsan bazen dönüp yaşananlara bakıyor ve kendi kendine soruyor: Gerçekten bunları hak ediyor muyuz?
Bu ülkenin milyonlarca insanı ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, gençler gelecek kaygısıyla yaşamaya çalışırken, emekliler ay sonunu nasıl getireceğini düşünürken, çiftçi toprağına küsmüş haldeyken biz yine başka bir gündemin içine sürükleniyoruz.
Uzun süredir yoğun baskı altında bulunan CHP, bu kez de kendi iç tartışmalarıyla Türkiye’nin ana gündemi haline geliyor. Seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel ile eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu arasında yaşanan süreç, sadece parti tabanında değil, toplumun geniş kesimlerinde de ciddi bir kırılma yaratıyor.
Siyasette elbette görüş ayrılıkları olur. Liderlik mücadeleleri de yaşanır. Ancak mesele artık siyasi rekabetin ötesine taşınıyor. Çünkü toplumun büyük bölümü, yaşananların Türkiye’nin gerçek sorunlarını görünmez hale getirdiğini düşünüyor.
Ben böyle durumlarda önce toplumun verdiği tepkiye bakıyorum. Sonra da yaşananların en çok kimin işine yaradığını sorguluyorum.
Ortaya çıkan tabloya baktığımızda, insanların büyük bölümünün yaşananlardan rahatsız olduğu açıkça görülüyor. Parti genel merkezinin önünde yaşanan görüntüler, kırılan kapılar, yükselen tansiyon ve ardından gelen sert açıklamalar siyaset kurumuna olan güveni daha da zedeliyor.
Oysa bir ana muhalefet partisinin temel görevi, iktidarı denetlemek, toplumun sorunlarını gündeme taşımak ve vatandaşın sesi olmaktır. Fakat bugün gelinen noktada Türkiye, ekonomik krizi, hayat pahalılığını, işsizliği ve geçim derdini konuşmak yerine muhalefetin kendi iç hesaplaşmasını konuşuyor.
İşte asıl mesele de burada başlıyor.
Çünkü iktidarın yıllardır en çok ihtiyaç duyduğu şey, karşısında dağınık ve kendi içine kapanmış bir muhalefet görüntüsüdür. Bugün yaşanan tablo tam da bunu ortaya çıkarıyor.
Ekonominin içinde bulunduğu ağır tablo ortada duruyor. Emekliler açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor. Asgari ücret daha ele geçmeden eriyor. Gençler umutlarını yurt dışında arıyor. Çiftçi üretimden uzaklaşıyor. Sanayici ve küçük esnaf ayakta kalmaya çalışıyor.
Ama bütün bunları konuşmamız gereken günlerde ülkenin gündemi bir anda başka yere savruluyor.
Bayram sofralarında insanlar artık ekonomiyi değil, siyasi krizleri konuşuyor. Geçim sıkıntısı yerine parti içi hesaplaşmalar tartışılıyor. İşte Türkiye’nin asıl kaybı burada yaşanıyor.
Çünkü bu ülkenin kaybedecek tek bir dakikası bile yok.
Dış basın Türkiye’de yaşanan siyasi gerilimleri manşetlerine taşırken, aynı zamanda ekonomide yaşanan kırılganlığa da dikkat çekiyor. Uluslararası finans çevreleri yatırım konusunda daha temkinli davranıyor. Güven duygusu zedeleniyor.
Bunun bedelini ise siyasetçiler değil, doğrudan vatandaş ödüyor.
Özetle;
Toplumun büyük bir bölümü artık sadece yoksullaşmıyor; aynı zamanda umudunu da kaybediyor.
Tarlasını ekemeyen çiftçi, geleceğini göremeyen gençler, yıllarca çalışıp bugün geçinemeyen emekliler, her geçen gün biraz daha ağırlaşan hayat şartları altında ezilen milyonlarca insan bir çıkış yolu arıyor.
Böylesine ağır sorunların yaşandığı bir ülkede siyasetin kişisel hesaplaşmaların gölgesine sıkışması ise toplumun vicdanını yaralıyor.
Çünkü insanlar artık kavga değil çözüm görmek istiyor.
Bu ülkenin huzura, akla, üretime ve ortak geleceğe ihtiyacı var. Parlamentoyu oluşturan iktidar ve muhalefet partilerinin ve milletvekillerinin yani siyasetin görevi de toplumu daha fazla ayrıştırmak değil, büyüyen sorunlara çözüm üretmektir.
Ama görünen o ki herkes kendi tercihinin sonucuyla anılıyor.
…ve günün sonunda toplum hafızası, yapılan hiçbir şeyi unutmuyor.