Sonuç ortada: Üreten köylü borç batağında, tarlalar boşalıyor, gençler köylerden kaçıyor ve sofradaki yangın her geçen gün daha da büyüyor.
Bu gerçeği en çok dile getiren isimlerden biri ise Ömer Fethi Gürer oluyor. Gürer, uzun yıllardır çiftçinin içinde dolaşan, tarlada üreticiyi dinleyen sayılı siyasetçilerden biri. Hal böyle olunca yaptığı açıklamalar da masa başında hazırlanmış rakamlardan değil, doğrudan Anadolu’nun gerçeğinden besleniyor.
14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü nedeniyle yaptığı değerlendirmeler ise durumun artık alarm seviyesini geçtiğini açıkça ortaya koyuyor. Gürer’in verdiği rakamlara göre çiftçilerin bankalara ve finans kuruluşlarına olan borcu son beş yılda yaklaşık on kat artarak 1 trilyon 323 milyar liraya dayanıyor. Piyasaya olan borçlarla birlikte tarım kesiminin yükü 1,5 trilyon lirayı buluyor. Kısacası bugün Türkiye’de çiftçi üretmek için değil, borcunu çevirebilmek için mücadele ediyor.
İşin daha da vahim tarafı şu: Artık sadece ürün değil, üretici de tükeniyor. Çiftçi her sezon biraz daha yoksullaşıyor. Mazot, gübre, yem, ilaç, elektrik, sulama, işçilik derken üretim maliyetleri kontrol edilemez noktaya geliyor. Devlet destekleri ise kanunun öngördüğü seviyelerin çok altında kalıyor. Sonra da çıkıp “neden üretim düşüyor” diye soruluyor. İnsan gerçekten sormadan edemiyor: Bu şartlarda hangi çiftçi toprağını ekip biçmeye devam edebilir?
Üstelik mesele yalnızca ekonomik değil. Köyler boşalıyor. Tarımla uğraşan insanların yaş ortalaması ellilerin üzerine çıkmış durumda. Gençler artık geleceği köyde değil şehirde arıyor. Çünkü köyde alın terinin karşılığı yok. Genç bir insan sabahın köründe kalkıp tarlada çalışmak yerine gidip asgari ücretli bir işe giriyorsa burada sadece ekonomik değil, ciddi bir planlama ve vizyon sorunu var demektir.
Bugün Türkiye’nin en büyük çelişkilerinden biri de burada yaşanıyor. Bir yandan “yerli ve milli üretim” söylemleri yükseliyor, diğer yandan üreticinin traktörü haczediliyor. Tarım arazileri borç nedeniyle el değiştiriyor. Çiftçinin elinden toprağı ve ekipmanı alınırken kimse bunun uzun vadede nasıl bir yıkım doğuracağını konuşmuyor. Daha da düşündürücü olan ise şu: Haciz yoluyla el değiştiren tarım arazilerinin ne kadarının yabancı finans çevrelerinin kontrolüne geçtiği konusunda kamuoyuna doyurucu tek bir açıklama yapılmıyor. Bu sessizlik bile başlı başına kaygı veriyor.
Oysa tarım ertelenecek bir alan değil. Sofradaki ekmekten marketteki etikete kadar her şey dönüp dolaşıp üretime dayanıyor. Tarım çökerse enflasyon düşmez, hayat pahalılığı bitmez, dışa bağımlılık azalmaz. Çünkü üretmeyen bir ülke, sonunda ithalata mahkûm olur. İthalata mahkûm olan ülke de kendi vatandaşını değil, başka ülkelerin çiftçisini zengin eder. Son yıllarda “paramız var ki alabiliyoruz” noktasında, tarımı bitirme noktasına geldik. Bugün; Türkiye, ihraç ettiği kadar, ithal gıda maddesi satın alan bir ülke konumuna gelmiştir. O anlı-şanlı çok övündüğümüz tarım politikası bunun neresinde kalıyor.
Özetle; Yapılması gerekenler aslında yıllardır belli. Çiftçinin borç yükü hafifletilmeli. Tarımsal kredi faizleri silinmeli ya da uzun vadeye yayılmalı. Mazottaki ÖTV ve KDV kaldırılmalı. Gübre ve yem destekleri gerçekçi seviyelere çekilmeli. Tarım Kanunu’nun 21. maddesinde belirtilen destekler eksiksiz uygulanmalı. Daha önceki yıllardan sarkan desteklerde zaman geçirilmeden çiftçilere verilmelidir. Üreticinin traktörünün ve toprağının haczedilmesinin önüne geçilmeli. Daha önemlisi, genç nüfusu yeniden köye döndürecek ciddi bir kalkınma politikası oluşturulmalı.
Çünkü bugün konuştuğumuz mesele yalnızca çiftçinin sorunu değil; doğrudan memleketin geleceği meselesidir. Yıllardır sürekli “beka sorunu” deniliyor ya… işte gerçek beka sorunu tam da burada duruyor: Üretemeyen, toprağını kaybeden ve kendi çiftçisini koruyamayan bir ülkenin geleceği de giderek kırılgan hale geliyor