Tarım Arazileri

Anadolu toprakları, binlerce yıldır üzerinde yükselen medeniyetlerin sessiz tanığı ve karnımızı doyuran en büyük servetimiz olmuştur; ancak son yıllarda hızla artan nüfus, plansız kentleşme ve sanayi baskısı, bu stratejik varlığımızı adeta bir “inşaat sahası” vizyonuna hapsetmiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yayımlanan ve 5403 sayılı Kanun’u temel alan yeni yönetmelik, işte tam da bu noktada toprağın kaderini belirleyecek bir “milli güvenlik belgesi” olarak karşımıza çıkarken, bir yandan bürokratik bir zırh örmeye çalışmakta diğer yandan “zorunlu haller” ve “kamu yararı” gibi kavramların sınırlarını yeniden çizmektedir. Günümüzde artık bir karış toprağın oluşması için binlerce yıl gerektiğini bilerek hareket etmek sadece bir çevre duyarlılığı değil, aynı zamanda gelecek nesillerin mutfağını koruma meselesidir; nitekim yönetmeliğin en can alıcı noktalarından biri olan “Tarımsal Arazi Kullanım Bütünlüğü” kavramı, arazileri sadece kendi parseliyle değil çevresindeki dokuyla bir bütün olarak ele alarak bir projenin sadece verimlilik üzerinden değil, tarımsal ekosistemi bozup bozmadığı üzerinden değerlendirileceği bir dönem başlatmaktadır. Düzenlemenin getirdiği en büyük devrimlerden biri de Büyük Ova Koruma Alanlarının adeta “dokunulmaz” ilan edilmesidir; “amacı dışında kullanılamaz” ibaresiyle perçinlenen bu koruma kalkanı, toprağı bir emlak spekülasyonu aracı olarak gören zihniyete indirilmiş hukuki bir darbe niteliğindedir. Artık “burası lojistik olarak daha uygun” gibi ekonomik bahaneler tarım arazilerinin bağrına beton dökmek için yeterli olmayacak, “alternatif alan bulunamaması” şartı en sert teknik raporlarla ispatlanmak zorunda kalacaktır. Üstelik bu izinlerin sonsuza kadar geçerli olmadığı, iki yıl içinde somut adım atılmayan projelerin izinlerinin iptal edileceği gerçeği, arazilerin atıl bekletilerek değerlenmesi oyununu bozarken; özellikle “Tarımsal Amaçlı Yapı” adı altında inşa edilen ancak zamanla “gizli villalara” veya hobi bahçesi görünümlü kaçak yerleşkelere dönüşen yapılar için getirilen noter onaylı taahhütname ve sıkı takip sistemi, Ege kıyılarından Ankara’nın bozkırına kadar uzanan talanı durdurabilecek güçtedir. Teknolojinin gücüyle birleşen TAD Portal ise bu sürecin şeffaf bir şekilde dijital denetim altında tutulmasını sağlayarak arazilerin; dikili arazilerden marjinal alanlara kadar cetvelle ölçülürcesine sınıflandırılmasına, maden sahaları ve Güneş Enerji Santralleri (GES) gibi yatırımların sadece gıdaya engel teşkil etmeyen alanlara yönlendirilmesine imkan tanımaktadır. Birinci sınıf sulu tarım arazisine güneş paneli dikme devrinin kapanması, gıda bağımsızlığı ile enerji bağımsızlığı arasında kurulan o hassas dengenin bir sonucudur ancak kâğıt üzerindeki bu mükemmeliyetin başarısı, yereldeki uygulamada ve Toprak Koruma Kurullarının bir “vicdan mahkemesi” olarak ne kadar tavizsiz duracağında gizlidir. İşin cezai boyutu ise artık “parasını öderim, kaçak yapımı yaparım” diyenleri hayal kırıklığına uğratacak kadar sertleşmiş durumdadır; valiliklerin işi durdurma yetkisi, eski haline getirilmeyen araziler için üç katına çıkarılan idari para cezaları ve en önemlisi belediyelerin yıkmadığı yapıyı Bakanlığın yıkarak faturayı yüzde yüz fazlasıyla belediyeye kesmesi, siyasi kaygıların önüne geçecek bir otokontrol mekanizması oluşturmaktadır. Tapu kütüğüne düşülecek “5403 sayılı Kanun’un amacı dışında kullanılmıştır” şerhi, o arazinin ticari geleceğini mühürleyen bir ibare olarak kalacaktır. Sonuç olarak gıda arz güvenliğinin küresel bir kriz olduğu 2026 dünyasında betonu sulayarak büyütemeyeceğimizi anlamak zorundayız; bu yönetmelik toprağı koruyarak bir ulusu doyurmanın, onu betonun soğukluğuna teslim etmekten çok daha hayati olduğunu hatırlatan son uyarıdır ve uygulamadaki kararlılık Anadolu’nun bereketini yarınlara taşıyacak yegâne güç olacaktır.
Bekleyelim görelim.