Türkiye’de 1 Mayıs, her yıl olduğu gibi yine bir bayram havasından ziyade, derin bir sosyolojik sancının ve sınıfsal bir yanılsamanın gölgesinde kutlanıyor. Ancak bu sancının kökenine inmek için sadece bugünün çalışma şartlarına bakmak yetmez; tarihin tozlu sayfalarında atladığımız o büyük basamağı, yani feodalizmden kapitalizme geçiş sürecindeki o devasa boşluğu görmek gerekir. Avrupa, yüzyıllar süren feodal sancıların ardından sancılı bir doğumla işçi sınıfını ve onun o meşhur sınıf bilincini yaratırken, Türkiye bu süreci yaşamadan kendini birdenbire vahşi kapitalizmin o acımasız dişlileri arasında buldu. Fabrika ayarlarına feodal bir zihinle oturan Anadolu insanı, bedenen işçi olsa da ruhen hala o toprağa bağlı, itaatkar ve sorgulamayan köylü kimliğini üzerinden atamadı.
Bu bilinçsizlik halinin en temelinde yatan ve aşılması en güç olan engel ise işçi sınıfının içinde büyüdüğü o katı kültürel dokudur. İnanç dünyasında şükretme kültürü, zamanla sadece manevi bir huzur aracı olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin elinde birer uyuşturucuya dönüştü. Fakirliğin kutsandığı, yoksulluğun bir imtihan olarak sunulduğu bir iklimde yetişen bir bireyden kendi hakkını savunmasını beklemek beyhude bir çabadır. Azla yetinmeyi bir erdem sanan, kendi sefaletini öte dünyadaki cennet hayalleriyle perdeleyen bir işçi, kendisine düşük ücret veren patronu bir sömürücü olarak değil, rızkını veren bir aracı olarak görür. Bu psikolojik bariyer, Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi hareketinin doğmasını daha en başından engellemiş, sendikaları birer tabeladan, grevleri ise cılız seslerden ibaret kılmıştır.
İşin daha acı tarafı, uzun yıllardır bu ülkenin efendisi olduklarını sanan bir yapının, bu şükür mekanizmasını bir yönetim biçimi haline getirmesidir. Kendi lüks şatafatlarını sürdürürken işçiye porsiyonları küçültmeyi öğütleyen, sabretmenin mükafatını anlatan bu zihniyet, aslında işçi sınıfını daha oluşmadan boğmuştur. Bilinçsiz bırakılan, her türlü hak arayışı günah veya devlete isyan olarak kodlanan bu kitle, kendi celladına aşık olan bir maktul gibi her seçimde kendisini sömüren düzene onay vermeye devam etmektedir. Büyük ülke olmak sadece fabrikalar kurmakla veya hamaset dolu nutuklar atmakla değil, o fabrikalarda alın teri döken insanların kendi emeğinin değerini bilecek bir onura ve bilince sahip olmasıyla mümkündür.
Tarih, bu dönemi ve bu susturulmuş, uyuşturulmuş işçi sınıfının halini Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kara bir leke olarak kaydedecektir. Kendi hakkını savunamayan, haksızlığa karşı ses çıkarmayı bir inanç sorunu haline getiren bu kitleler, aslında sadece kendi geleceklerini değil, koca bir ülkenin haysiyetini de ipotek altına almış durumdalar. Dün kızdığımız o yabancı figürlerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda neden bir modernlik yerine monarşi benzeri yapılar düşlediğinin altında işte bu itaatkar ve sorgulamayan kitlelerin varlığı yatmaktadır. Siz kendi hakkınızdan vazgeçip sefaletinizi kutsadığınız sürece, dışarıdan bakanlar da sizi birer özgür yurttaş olarak değil, yönetilmesi ve terbiye edilmesi gereken birer tebaa olarak görmeye devam edecektir. 1 Mayıs, işte bu acı gerçeğin yüzümüze çarpıldığı, haysiyetli bir duruşun şükür edebiyatına nasıl kurban edildiğinin hüzünlü bir muhasebesidir.
Hak aramanın günah, sefaletin ise kader sayılmadığı bir dünyada, emeğin zincirlerini önce zihinlerde kırdığı o büyük uyanışın adı olan 1 Mayıs kutlu olsun.