Türkiye, son yıllarda özellikle çocuk yaştaki gençler arasında artan şiddet olaylarıyla sarsılıyor. Sokaklar, okul çağındaki çocukların karıştığı bıçaklı saldırılarla, faili yaşı küçük ama suç dosyası kabarık cinayetlerle anılır hâle geldi. Neredeyse her yeni gün, bir başka acı haberle uyanıyoruz.
25 Ocak 2025’te İstanbul Kadıköy’de M. Ahmet Minguzi, bir grup tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Katil henüz 15 yaşındaydı. 3 Mart 2025’te Tokat Turhal’da Berkay Melikoğlu aynı şekilde hayattan koparıldı; saldırgan 17 yaşındaydı. Ankara’da Hakan Çakır, annesine ve kız kardeşine yönelik tacize karşı çıkarken saldırganların hedefi oldu ve yaşamını yitirdi. Pursaklar’da Fatih Açacı, 7 Eylül 2025’te bıçaklanarak katledildi; fail yine 15 yaşındaydı.
Henüz 18 yaşındaki üniversite öğrencisi Ata Emre Erkmen, eğitim masraflarını karşılamak için kuryelik yaparken bıçaklanarak öldürüldü. 16 yaşındaki Burak Şimşek, kendi yaşındaki bir saldırganın pompalı tüfeğinden çıkan kurşunla hayatını kaybetti. Son olarak, 14 Ocak 2026’da Atlas Çağlayan, “yan baktın” gerekçesiyle 15 yaşındaki bir fail tarafından öldürüldü.
Bu cinayetlerin ortak noktası sadece kurbanların gençliği değil; faillerin de 18 yaşın altında olması. Ancak asıl dikkat çeken, olayların ardından yaşananlar. Katledilen çocukların ailelerinin, davacı olmamaları için tehdit edildiği iddiaları kamuoyuna yansıyor. Üstelik bu tehditler, pervasızca sosyal medya üzerinden yapılıyor.
Türkiye’de 15–24 yaş grubunda yaklaşık 15 milyon genç bulunuyor. Bu gençlerin üçte biri ne eğitimde ne de çalışma hayatında. Bir başka deyişle, milyonlarca genç sokakların, çetelerin ve suç ağlarının insafına terk edilmiş durumda. Çeteleşmeyenler ise kendi küçük gruplarını kurarak şiddeti sıradanlaştırıyor. Elbette tüm gençleri bu tabloya dâhil etmek mümkün değil; ancak suça karışanların dosyalarına bakıldığında, çoğunun geçmişinde onlarca sabıka kaydı olduğu görülüyor.
Tüm bu yaşananlara “gençlik kavgası” demek mümkün mü? Hayır. Çünkü bu olaylar bireysel öfke patlamalarından çok, örgütlü ve bilinçli bir şiddetin izlerini taşıyor. Faillerin savunmaları incelendiğinde dahi, ne yaptıklarının farkında oldukları açıkça görülüyor.
Yıllardır bu köşelerde, “gençliğin elimizden kayıp gittiği” uyarısı yapılıyor. Bugün gelinen noktada, kadınlardan sonra gençlerin de korunamaz hâle geldiği acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ekonomik yoksulluk, eğitimin yetersizliği ve sosyal hayatta hissedilen dışlanmışlık duygusu, gençleri karanlık yapılarla baş başa bırakıyor. Gelecek hayali kuramayan gençler, suçu bir çıkış yolu olarak görüyor.
Bu sorun sadece ülkemiz has bir durum değil. Özelikle Güney Amerika ülkelerinde Venezüella’da, Kolombiya’da, Meksika’da ve daha birçok ülkede yaşanıyor. Buralarda gençlerin önemli bir kısmı uyuşturucu çetelerinin koruması altındalar. Ülkemiz de bu ülkelerle aynı kategoride değerlendiriliyor artık. Öyle ki, yukarıda isimlerini yazdığımız ülkelerde belgesel çeken batılı ülkelerin televizyon kanalları, ülkemizde de bu yolda çekimler yaptıklarını duyuyoruz.
Eminim ki; bizim duyduğumuz üzüntüleri, emniyet mensuplarımız da duyuyor ve zaman zaman bu duruma tepki gösteriyorlar. Ancak, suçla ve suçlularla mücadele, hukukla, adaletle, emniyet güçleriyle yani top yekûn bir mücadeleyle mümkün olabilir.
Özetle;
Toplum olarak bir cinnet hâlinin içindeyiz. Her gün kadın cinayetlerinin, gençlerin bıçaklanmasının, trafik magandalarının haberleriyle karşılaşıyoruz. Böyle bir ülkede insanlar sokağa çıkarken kendini ne kadar güvende hissedebilir?
Artık mesele, günlük magazin tartışmalarıyla oyalanmak değil. Suçu kaynağında kurutacak, kalıcı ve etkili politikalar üretmek zorundayız. Çetelerin dağıtıldığı, ailelerin tehdit edilmediği, kadınların ve gençlerin korkmadan sokağa çıkabildiği bir ülke talep etmek en doğal hakkımız.
Sokaklarında güvenle yürüyebildiğimiz, suçluların hak ettikleri cezaları aldığı bir Türkiye istemek, kimse için bir lütuf değil; toplumun tamamı için bir zorunluluktur.