ŞEYTANA PABUCUNU TERS GİYDİRMİŞLER BU KEZ!

Moda dünyasının şeytanı, Miranda Priestly (Meryl Streep), ilk filmde topuk sesleriyle sadece koridorları değil, kariyer hayallerini de titretiyordu. The Devil Wears Prada/Şeytan Marka Giyer, bir “yükselme hikâyesi” gibi başlayıp, sistemin insanı nasıl öğüttüğünü zarif bir acımasızlıkla anlatıyordu. Ama mesele şuydu: O şeytanın cazibesi vardı. Soğukluğu bile estetikti. İlk filmde Andy Sachs (Anne Hathaway) üzerinden izlediğimiz dönüşüm, sadece bir gardırop değişimi değildi; bir kimlik pazarlığıydı. Ve film, seyirciyi sinsice şu soruyla baş başa bırakıyordu: “Başarının bedeli ne?” Bu sorunun cevabı net değildi ama hissi ağırdı. Çünkü Miranda sadece bir patron değil, bir sistemdi.

Gelelim o meşhur “ikinci film” meselesine… Şeytana pabucunu giydirmişler… ama bu kez numara büyük. Hollywood’un en sevdiği refleks yine devrede: Tutmuş bir fikri al, parlat, pahalılaştır ve yeniden vitrine koy. The Devil Wears Prada 2 tam olarak bunu yapıyor. Şık, pahalı, kusursuz görünen ama içi boşalmış bir devam filmi. İlk film, The Devil Wears Prada, modayı kullanarak gücün doğasını anlatıyordu; sessiz, soğuk ve acımasız bir sistem eleştirisiydi. Bu filmde ise o sistem ya emekli edilmiş ya da danışmanlığa geçmiş gibi. Moda var, diş yok. Görsel dünya kusursuz, herkes “ikonik” olma peşinde, sahneler katalog estetiğinde. Ama film kimseyi rahatsız etmiyor. İlk film izleyiciyi tokatlıyordu; bu film omzuna dokunup “keyif aldın mı?” diye soruyor. Çünkü derdi yok, sadece vitrini var. Ve sinemanın en büyük problemi tam da burada başlıyor: Estetik, içeriğin yerini almış. Şeytanın dişleri sökülmüş. Miranda Priestly hâlâ sahnede ama o Miranda değil.

Bir zamanlar tek bir bakışıyla kariyer bitiren karakter şimdi toplantı yapan, kriz yöneten, hatta yer yer empati kuran bir figüre dönüşmüş. Modern dünyanın “toksik liderlik” hassasiyeti karakteri törpülemiş. Ama biz Miranda’yı iyileşsin diye değil, tehlikeli olduğu için seviyorduk. Şimdi o tehlike yok. Ve tehlike gidince karakter de sıradanlaşıyor. Hikâye değil, sunum izliyoruz. Film, moda dergilerinin çöküşü, dijitalleşme ve algoritmaların yükselişi gibi güncel konulara değinmeye çalışıyor. Kâğıt üzerinde güçlü bir zemin. Ama uygulamada derinlik yok. Sanki bir yönetim sunumu izliyoruz: Tespit var ama risk yok, eleştiri var ama cesaret yok.

Film, sistemle yüzleşmek yerine onunla uyumlanmayı tercih ediyor. Reklam filmine hoş geldiniz. Belki de en rahatsız tarafı bu. Film, moda dünyasını eleştirmek yerine onun bir uzantısına dönüşmüş. Markalar, iş birlikleri, parlatılmış ürün yerleştirmeler… Bir noktadan sonra hikâyeyi değil, lüks segment bir reklam akışını izliyorsunuz.

İlk film sistemin iç yüzünü açığa çıkarıyordu; bu film sistemle el sıkışmış. Sonuç olarak ortaya çıkan şey şu: İzlenir, eğlendirir ama iz bırakmaz. Çünkü bu film risk almıyor. İzleyicinin içine batacak o diken yok. Oysa ilk film tam da o diken sayesinde hafızalara kazınmıştı. Şimdi ise her şey fazla pürüzsüz, fazla güvenli, fazla hesaplı. Şeytana pabucunu giydirmişler… ama bu kez yürümüyor, lansmana çıkıyor.