Sevgili okurlarım, bu haftaki yazımda hepimizin içini bir yerinden sızlatan bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Geçmişin çocukluklarına, aile sofralarına, mahalle aralarına… Sonra da bugünün çocukluklarına, ekran ışığına boğulmuş odalara, aynı evin içinde birbirine uzak düşen ailelere. Çünkü çocukluk değişti; ama çocukların kalbi aynı kaldı.
Bir zamanlar çocukluk, sokağın tozuyla ölçülürdü. Dizler yara bere içinde eve dönülür, kapı açıldığında kızgın bir bakışın arkasından mutlaka bir merhem gelirdi. Evler küçüktü belki ama kalpler genişti. Anne babalar yorgundu ama birbirinin gözünün içine bakardı. Konuşmalar kısaydı, duygular uzundu. Sevgi yüksek sesle söylenmezdi; bir tabak fazla koymak, “üşüdün mü” diye sormak yeterdi.
Aile, bir çatıdan ibaret değildi; bir dayanaktı. Yanlış yapan çocuk yalnız bırakılmazdı. Mahalle, görünmez bir güvenlik ağı gibiydi. Herkes birbirini tanır, herkes bir şekilde sahiplenirdi. Çocuk, hata yapmanın dünyanın sonu olmadığını ama sorumluluğu olduğunu öğrenirdi. Sınırlar vardı, evet; ama sınırların ardında şefkat beklerdi.
Bugünse çocukluk başka bir hızda yaşanıyor. Evler daha konforlu, oyuncaklar daha pahalı, imkânlar daha geniş. Ama aynı evin içinde herkesin dünyası ayrı. Anne baba işin yüküyle, çocuk okulun ve ekranın yüküyle boğuşuyor. Akşamlar kısa, konuşmalar ertelenmiş. “Sonra” denilen her şey, duygulardan bir parça daha koparıyor.
Günümüz ailelerinde zaman kıymetli ama paylaşımı zor. Çocuklar daha erken konuşuyor, daha erken büyüyor gibi görünüyor; oysa daha erken yalnızlaşıyorlar. Derdini anlatmak için fırsat bulamayan çocuk, susmayı öğreniyor. Suskunluk büyüdükçe öfke birikiyor. Öfke konuşulmayınca davranışa dönüşüyor.
Huzursuz ve ilgisiz bir aile ortamında büyüyen çocukların suç potansiyelinin artmasının temelinde tam da bu görünmez boşluklar yatıyor. Önce güven duygusu sarsılıyor. Güvenmeyen çocuk, dünyayı tehdit gibi algılıyor. Kendini korumak için sertleşiyor, saldırganlaşıyor. Ardından aidiyet duygusu zayıflıyor. Evinde “ben buraya aitim” hissini bulamayan çocuk, o hissi dışarıda arıyor. Yanlış bir grubun sunduğu sahte kabul, ona geçici bir sıcaklık sağlıyor.
Sınırların net olmaması da büyük bir etken. Ne yapılır, ne yapılmazın belli olmadığı evlerde çocuk, sınırı deneme yanılmayla arıyor. Bu arayış bazen masum hatalarla, bazen de geri dönüşü zor davranışlarla sonuçlanıyor. Rehberlik yoksa, sonuçları düşünmeyi de öğrenemiyor. Evde öfke konuşularak çözülmüyorsa, çocuk da öfkesini konuşmayı değil, patlatmayı öğreniyor.
İlgisizlik, çocuğun değer duygusunu yavaş yavaş aşındırıyor. “Fark edilmiyorum” hissi, zamanla “ne yaparsam yapayım” noktasına sürüklüyor. Riskli davranışlar, görünür olmanın bir yolu haline geliyor. Sevgiyle büyüyen çocuk, yanlış yaptığında pişmanlık duyar; ilgisiz büyüyen çocuk ise çoğu zaman durmayı ancak yakalanınca öğreniyor.
Rol model eksikliği de bu tablonun önemli bir parçası. Sorunları konuşarak çözen bir yetişkin görmeyen çocuk, sorunların güçle çözülebileceğine inanıyor. Empati anlatılarak değil, yaşanarak öğrenilir. Evde yaşanmayan empati, dışarıda da kurulmaz. Üstelik ekonomik ve duygusal yüklerin erken yaşta çocuğun omuzlarına bindirilmesi, onu ya erkenden sertleştiriyor ya da içten içe kırıyor. Kırılan çocuk, kırmaya daha yatkın oluyor.
Ama bütün bunlar kader değil. Çocukluk değişmiş olabilir; çocukların ihtiyacı değişmedi. Görülmek, duyulmak, anlaşılmak… Geçmişin mahalle sıcaklığını birebir geri getiremeyiz belki ama evin içinde küçük bir mahalle kurabiliriz. Ekranı biraz kısmak, göz göze gelmek, dinlemek… Bazen bir çocuğun hayatını değiştiren şey uzun nutuklar değil, “buradayım” demektir. Çünkü çocuk, evinde güvende hissederse, dışarıda yanlış kapıları çalma ihtiyacı da azalır.
Haftaya başka bir yazıyla buluşmak üzere…