“Sen mi Anne Olacaksın?” Bir Sokak Röportajında Psikolojik Şiddetin Fotoğrafı!

Geçtiğimiz günlerde ekip arkadaşım Ayça Cicidurucu ile bir sokak röportajı yaptık. Sokaktaki vatandaşa basit ama hayati bir soru sorduk:
“Kadınların sessiz çığlığı olan el işaretini biliyor musunuz?”
Bu soru aslında bir bilgi ölçmekten çok daha fazlasıydı. Şiddetin çoğu zaman sessiz, görünmez ve inkâr edilen yüzüne bir pencere açmak istedik. Ardından röportaj videosunu yayınladık. Asıl mesele de o zaman başladı.
Yorumlarda sıkça şunu gördük:
“Kadınlar mı mağdur?”,
“Bütün haklar kadınlar üzerine”,
“Erkeklerin hiç mi hakkı yok?”
Bu yorumları yapanların büyük çoğunluğu erkekti. Dikkatle dinledim. Savunmaya geçmedim. Aksine, anlamaya çalıştım. Çünkü evet, bu ülkede mağdur olan erkekler de var. Nafaka sistemi, aldatılma, çocuklarını görememe, toplumun “erkek güçlüdür” kalıbı içinde duygularını bastırmaya zorlanmaları… Bunlar da gerçek ve konuşulmalı.
Ama mesele tam da burada düğümleniyor.
Kadınların yaşadığı şiddeti dile getirdiğiniz anda, konu neden bir “karşılaştırma yarışına” dönüyor?
Neden bir tarafın acısı anlatılırken, diğer taraf “ama” ile cümleye giriyor?
Ben bu yorumlara anlayışla yaklaşırken, içlerinden biri bana şu cümleyi kurdu:
“Latin danslarıyla ilgileniyorsun, sen mi anne olacaksın? Dans gecelerinden çıkmıyorsun.”
İşte tam olarak bahsetmek istediğimiz şey buydu.
Bu bir hakaret değildi sadece.
Bu psikolojik şiddetti.
Bu, bir kadının yaşam tarzı üzerinden “annelik”, “ahlak” ve “değer” sorgulamasıydı.
Yani mesaj çok netti:
Kadınsan, belli bir kalıba gireceksin.
Yaşam tarzın yargılanabilir.
Tercihlerin üzerinden susturulabilirsin.
Ve evet, bunu yapan biri “Ben de mağdurum” diyordu.
Bu ülkede mağdur erkekler var. Bunu inkâr etmiyorum.
Ama gelin bir gerçeği de inkâr etmeyelim:
Bu ülkede kadınlar,
eski eşinin kıskançlığı yüzünden öldürülüyor.
Tacize uğruyor.
Tecavüze uğruyor.
Sokakta, evde, iş yerinde tehdit ediliyor.
Ve çoğu zaman şiddet, bir tokatla başlamıyor.
Önce sözle geliyor.
Aşağılamayla, küçümsemeyle, “sen mi anne olacaksın”larla geliyor.
Psikolojik şiddet, en görünmez ama en yıpratıcı olanı.
Çünkü iz bırakmıyor sanılıyor.
Oysa insanın içini parça parça kemiriyor.
Biz bu röportajı yaparken kimseyi hedef almadık.
Erkekleri suçlamak için de yapmadık.
Sadece sessiz kalan bir işareti görünür kılmak istedik.
Ama gelen tepkiler bize şunu bir kez daha gösterdi:
Asıl sorun, şiddetin varlığı değil…
Şiddetin kabul edilmemesi.
Kadınlar “yaşıyorum” dediğinde,
erkekler “ama ben de” demeden önce bir durup düşünse belki,
bu sessiz çığlıklar bu kadar büyümeyecekti.
Çünkü mesele bir cinsiyet yarışı değil.
Mesele insanlık.
Ve ne yazık ki, hâlâ bazıları bu sesi duymak istemiyor.