Bulunduğumuz bir şehri anlamak için haritaya bakmak yetmez. Haritalar yolları gösterir, ama o yolların kimleri taşıdığını, hangi hikâyeleri biriktirdiğini söylemez. Oysa şehir dediğimiz şey, biraz da yürüdüğümüz kaldırımlara sinen ayak izlerinden ibarettir.
Ençok takıldığım şeylerden biriside şudur ki Sabah erken saatlerde mahalleden geçerken, henüz açılmamış kepenklerin önünde bir sessizlik olur. O sessizlikte bile bir hareket gizlidir aslında; dünün telaşı, bugünün hazırlığı, yarının belirsizliği… Aynı sokak, öğle vakti bambaşka bir kimliğe bürünür. İnsan sesleri, araba kornaları, bir yerden taşan müzik… Şehir, gün içinde defalarca kılık değiştirir.
Mekân dediğimiz şey de bundan bağımsız değildir. Bir kahvehaneyi kahvehane yapan sadece içindeki sandalyeler ya da duvardaki saat değildir. Orada edilen sohbetler, oynanan oyunlar, paylaşılan dertlerdir. Aynı masa, sabah bir emeklinin gazetesiyle baş başa kaldığı yerken, akşam bir gencin hayallerini anlattığı bir sahneye dönüşür. Mekân, insanla anlam kazanır; insan, mekânda kendini çoğaltır.
Ama son yıllarda şehirler hızla değişiyor. Tanıdık köşeler birer birer kayboluyor. Yerine daha parlak, daha büyük, ama çoğu zaman daha “ruhsuz” yapılar geliyor. Eski bir sinemanın yerine açılan alışveriş merkezi, sadece bir binanın değil, bir dönemin de üzerini örtüyor. Çünkü bazı mekânlar, sadece duvarlardan ibaret değildir; onlar bir hafızadır.Bir bank düşünün mesela. Parkın en kuytu köşesinde, biraz yıpranmış, boyası yer yer dökülmüş bir bank. Kimler oturdu orada? Kimler bekledi, kimler vedalaştı, kimler sadece biraz soluklanmak için durdu? O bank, bütün bu hikâyeleri sessizce içinde taşır. Yeni yapılan parlak banklar ise henüz böyle bir yük taşımaz; zamana ihtiyaçları vardır.
Şehirle kurduğumuz ilişki de tam burada başlar. Eğer sadece geçip gidiyorsak, şehir bizim için bir fondan ibarettir. Ama durup bakıyorsak, dokunuyorsak, hatırlıyorsak… İşte o zaman şehir, bizimle konuşmaya başlar.
Belki de mesele şudur: Şehri değiştiren sadece binalar değil, bizim ona bakışımızdır. Aynı sokakta her gün yürüyüp hiçbir şey görmemek de mümkün, her gün yeni bir detay fark etmek de. Bir kapının rengi, bir duvardaki çatlak, bir pencereden sızan ışık… Hepsi, şehrin bize anlattığı küçük hikâyelerdir.
Sonuçta şehir, dışımızda duran bir şey değil. Bizimle birlikte nefes alır, bizimle birlikte yaşlanır ve biz fark etmesek bile, her adımımızla ona bir iz bırakırız. Belki de bu yüzden, bir şehri sevmek demek; onun sokaklarını değil, o sokaklarda biriken hayatı, hatıraları sevmek demektir.
Kör olmak için amâ olmaya gerek yok etrafa boş boş bakanlar da kördür...