Ülkemizde hayat standartlarına dair tanımlar çoğaldıkça, dünyada bilinen ama bizde yeni yeni duyulan kavramlarla daha sık karşılaşıyoruz. Bunlardan biri de “sefalet ücreti”.
En basit haliyle söyleyelim: Sefalet ücreti, bir çalışanın insanca yaşayabileceği düzeyin altında kalan ücret demek. Yani mesele sadece karnını doyurmak değil; barınma, sağlık, ulaşım, eğitim ve sosyal yaşam gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması. Kısacası, insan onuruna yakışır bir hayatın mümkün olmaması.
Bu konu ekonomide genellikle iki kavramla birlikte ele alınıyor. Birincisi hepimizin bildiği asgari ücret. Yani devletin belirlediği en düşük yasal ücret. İkincisi ise “yaşam ücreti”. Bu da bir bireyin ya da ailenin temel ihtiyaçlarını gerçekten karşılayabileceği gelir düzeyi.
“Sefalet ücreti” dediğimiz şey ise tam burada ortaya çıkıyor. Yani kağıt üzerinde bir asgari ücret var ama o ücretle geçinmek mümkün değil.
Dünyaya baktığımızda farklı uygulamalar görüyoruz. Avrupa ülkelerinde asgari ücret, sosyal devlet politikalarıyla destekleniyor. Enflasyona göre güncelleniyor, kira ve çocuk yardımı gibi desteklerle tamamlanıyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ise işler biraz daha farklı. Eyaletler kendi asgari ücretlerini belirliyor ve çoğu zaman daha yüksek standartlar oluşturulmaya çalışılıyor.
İskandinav ülkelerinde ise ilginç bir durum var. Çoğu zaman yasal bir asgari ücret yok. Ücretler sendikalar aracılığıyla belirleniyor ve genellikle yaşam ücretinin üzerinde kalıyor.
Gelelim bizim gibi gelişmekte olan ülkelere… Burada asgari ücret çoğu zaman ortalama ücret haline geliyor. Hatta bazı yerlerde çalışanlar asgari ücretin altında çalışmaya bile razı ediliyor.
Hal böyle olunca “sefalet ücreti” teknik bir kavram olmaktan çıkıyor, doğrudan sosyal ve politik bir eleştiriye dönüşüyor. Eğer bir ülkede ücretler enflasyon karşısında eriyorsa, gelir dağılımı bozuksa ve sosyal destekler yetersizse bu kavram kaçınılmaz olarak gündeme geliyor.
Peki biz bu noktaya nasıl geldik?
İşsizlik ve enflasyonda geldiğimiz tablo, bizi “Sefalet Endeksi”nde ilk üçe sokmuş durumda. İlk sırada Venezuela var. Onu Sudan ve Türkiye izliyor. İran, Arjantin, Esvatini, Güney Afrika, Malawi, Madagaskar ve Lübnan da ilk onu oluşturuyor.
Trading Economics verilerine göre hazırlanan “Gelişmekte Olan ve Sınır Piyasalarda Sefalet Endeksi”nde ise ülkemiz yüzde 59.9 ile ilk sırada. Ardından yüzde 59.1 ile Arjantin, yüzde 48.9 ile Nijerya, yüzde 40.8 ile Güney Afrika, yüzde 32.4 ile Gürcistan, yüzde 21.7 ile Brezilya, yüzde 19.4 ile Sri Lanka, yüzde 19.2 ile Ukrayna, yüzde 18.4 ile Yunanistan ve yüzde 17.4 ile Pakistan geliyor.
Hazır buraya gelmişken enflasyon tablosuna da bakalım. Bu yıl için hedef yüzde 20’nin altıydı. Ama yılın ilk üç ayı gösterdi ki bu hedef tutmayacak. Yüzde 30’un altındaki her oran artık başarı diye sunulacak. Çünkü yıllardır süren mücadeleye rağmen enflasyon yüzde 31.5 seviyesinde.
Bizden sonra gelen ülkelere bakın: Kolombiya yüzde 5.3, Meksika yüzde 4, Avustralya yüzde 3.7, İngiltere yüzde 3.2, İrlanda yüzde 2.7, ABD ve Hollanda yüzde 2.4, İspanya yüzde 2.3, Kore yüzde 2, Almanya yüzde 1.9, Kanada yüzde 1.8, İtalya yüzde 1.5, Japonya yüzde 1.3, Fransa binde 9, Danimarka binde 7, İsviçre ise binde 1.
Dikkat edin… Bizim dışımızdaki bu ülkelerin enflasyon oranlarını toplasanız yüzde 36.2 ediyor. Yani bizim sadece birkaç puan üzerimizdeler.
Özetle;
Tablo açık; ülkemiz, çalışanlar, emekliler ve günübirlik işlerde çalışanlar için oldukça zorlu bir süreçten geçiyor. Bir de hak ettiği ücretleri alamayanlar var. Günlerdir ekranlarda görüyoruz. İnsanlar çocuklarıyla, eşleriyle Ankara’nın ayazında, Gaziantep’in soğuğunda seslerini duyurmaya çalışıyor. Bir kapı, bir çözüm arıyorlar.
Yarın 1 Mayıs İşçi Bayramı.
Açıkçası bu güzel gün için klasik bir kutlama yazısı yazmak içimden gelmedi. Onun yerine meseleye buradan bakmak istedim. Yarın, sendikalar yine meydanlarda olacak, işçilerin haklarını savunduklarını haykıracaklar. Akşam olduğunda herkes evine dönecek. Ama sokaktaki işçinin ve onların gözü yaşlı çocuklarının ve eşlerinin mücadelesi bitmeyecek.
Onları temsil edenler yine kapalı kapılar ardında kalacak. “Sefalet Endeksi”ndeki yerimiz değişmeyecek. Milyonlarca işçi, memur ve emekli yine sefalet ücretine mahkûm edilecek.
Sonuçta mesele sadece “kaç lira maaş alındığı” değil; o maaşla nasıl bir hayat sürdürülebildiği meselesidir.