“Seçmekten Değil, Seçmeye Çalışmaktan Yorulduk”

Sevgili okurlarım, bu haftaki köşe yazımda yine modern hayatın içinde sıkça yaşadığımız ama çoğu zaman farkına bile varmadığımız bir konudan bahsetmek istedim.
Hemen hemen hepimizde aynı durum yok mu? Sabah gözümüzü açar açmaz elimiz telefona gidiyor. Daha yataktan kalkmadan ekrana bakıyoruz. Kim ne yazmış, ne olmuş, kim nereye gitmiş… Bakmazsak sanki içimiz rahat etmiyor. Sanki bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi.
Bir düşünün, daha güne başlamadan yorulmuyor muyuz aslında?
Yine aynı şekilde, bir şey izleyeceğimiz zaman… Elimize kumandayı alıyoruz ya da telefonu açıyoruz. Başlıyoruz bakmaya. O mu olsun, bu mu olsun, şuna mı başlasam, buna mı… Derken yarım saat geçiyor. Sonunda hiçbir şey izlemiyoruz. Ya da açtığımız şeyi de içimize sinmeden izliyoruz.
Bir yere yemek yemeye gidiyorsun, menü geliyor. Eskiden ne vardı? Köfte, tavuk, çorba… Şimdi bakıyorsun, sayfalar dolusu seçenek. Okudukça insanın kafası karışıyor. Sipariş verene kadar zaten yorulmuş oluyorsun.
Aslında hayatımızın her yerinde bu var artık. Küçük şeylerde böyleyiz ama büyük şeylerde daha da beter.
Mesela ilişkiler… İnsanlar artık birine başlarken bile tam başlayamıyor. İçinde hep bir ses var: acaba daha iyisi var mı? Bu soru var ya, insanın içini kemiren bir şey.
Çünkü gözümüz hep dışarıda. Elimizdekine bakmak yerine, olmayanı düşünüyoruz. Sahip olduklarımızı küçümsüyoruz, ulaşamadıklarımızı büyütüyoruz. Sürekli bir kıyas… Sürekli bir “acaba”.
Eskiden bir şeyi seçtiğimizde daha nettik. Şimdi seçiyoruz ama aklımız başka yerde kalıyor. Bir işi seçiyorsun ama başka işler aklında. Bir şehirde yaşıyorsun ama başka şehirleri düşünüyorsun. Bir insanı hayatına alıyorsun ama içinde hep bir tereddüt kalıyor.
Ve en acı tarafı şu; artık insanlar yanlış yapmaktan değil, daha iyisini kaçırmaktan korkuyor.
Bu yüzden kimse tam bağlanamıyor. Her şey biraz yarım kalıyor. Sohbetler yarım, duygular yarım, ilişkiler yarım… Kimse kendini tam veremiyor.
Belki de sorun seçeneklerin çok olması değil. Sorun, o seçeneklerin içinde kaybolmamız. Çünkü artık hiçbir şeyle yetinmeyi bilmiyoruz.
Hep daha fazlası olsun istiyoruz. Daha iyisi, daha güzeli, daha fazlası… Ama o “daha”ların sonu yok.
İnsan da yoruluyor bir yerden sonra.
Aslında bazen durup şunu düşünmek lazım; gerçekten neyi arıyoruz biz? Daha iyisini mi, yoksa içimize sineni mi?
Çünkü sürekli arayan insan, hiçbir zaman bulduğuyla mutlu olamaz. Hep bir eksik hisseder. Hep bir şeylerin daha iyisi varmış gibi gelir.
Ama mesele şu; hayat kaçırdığımız ihtimallerde değil. Hayat, şu an yaşadığımız şeylerin içinde.
Bir kahve içiyorsan gerçekten iç. Bir şarkı dinliyorsan gerçekten dinle. Bir insanın yanındaysan gerçekten orada ol.
Ama biz ne yapıyoruz? Bir şey yaparken bile başka bir şey düşünüyoruz. Aklımız hep bir sonraki ihtimalde.
Belki de biraz yavaşlamak lazım. Her şeye yetişmek zorunda değiliz. Her ihtimali denemek zorunda değiliz.
Kaçırdıklarımız değil, yaşadıklarımız bizim hayatımız.
Şunu açıkça söylemek gerekirse; bu kadar seçenek bize mutluluk getirmedi. Sadece kafamızı karıştırdı. Daha çok düşündük ama daha az huzurlu olduk.
Bazen az olan yeter aslında. Bazen sade olan daha güzel. Ve bazen en doğru karar, daha iyisini aramayı bırakmaktır.
Çünkü insan ancak elindekini fark ettiğinde rahatlar. Ancak sahip olduklarının değerini bildiğinde huzur bulur.
Belki de hayatın sırrı burada saklı. Çokta değil, doğru olanda kalabilmekte.
Ve insan, “bu bana yeter” diyebildiği gün, gerçekten yaşamaya başlıyor.
Haftaya bir başka konuyla yeniden buluşmak dileğiyle…