Geçen gün radyoda o bildik ezgi yükseldi: “Sarı Gelin". Erzurum’un o sert ayazından süzülüp gelen dertli ıslık içime işleyince, zihnim beni alıp o eski mahalle sokaklarına götürdü. Hani her köşe başında bir "Gelin"in, her kapı önünde bir "Damat"ın olduğu; insanların asıl isimlerinin nüfus cüzdanlarında hapis kaldığı o nev-i şahsına münhasır zamanlara… Kimlik kartı, sadece resmi bir evraktı. Birine ulaşmak istiyorsanız ismini değil, mahalledeki karşılığını bilmeniz gerekirdi. Hafızamda hâlâ taptaze duran figürler var: Boyu posuyla sokağa imzasını atan "Uzun Gelin", uzaklardan gelip buralı olan rengiyle müsemma "Alman Sarı Gelin"… Yıllar sonra bir vesileyle, mesela bir ölüm ilanında ya da resmi bir evrakta bu insanların gerçek isimlerini öğrendiğimizde yaşadığımız o şaşkınlık nidasını hatırlayın: "Hadi ya! Onun adı Müzeyyen miymiş? Ben onu bildim bileli 'Uzun Gelin' tanırım!" derdik.
Çünkü bizim için o artık Ahmet’in karısı, muhtarın gelini ya da Ayşe’nin damadıydı. İsimler silinir, sıfatlar o büyük sofranın tapusu olurdu. Aslında bu "isimsizleşme" durumu, hüzünlü bir Anadolu geleneğidir. Tıpkı o meşhur türküdeki Sarı Gelin gibi… Erzurum çarşı pazarında başlayan o imkansız aşkta, bir Türk genci ile sarı saçlı bir bey kızı (ya da bir rahip kızı) birbirine sevdalanır. Genç, o kıza öyle bir feryat yakar ki; kızın kendi adı tarihin tozlu sayfalarında kaybolur, geriye sadece o hüzünlü sıfat kalır. O artık bir şahıs değil, kavuşulamayan bir "Sarı Gelin"dir. Bizim mahallenin gelinleri gibi; adı unutulmuş ama hikâyesi herkesin diline pelesenk olmuştur. Eskiden birine lakap takmak onu anonimleştirmek değil, aksine onu o topluluğun kopmaz bir parçası kılmaktı. "Muhtarın Gelini" dediğimizde o kadın mahallenin namusuydu, neşesiydi. "Ayşe’nin Damadı" dediğimizde o çocuk hepimizin evladıydı.
Lakaplar bizi birbirimize bağlayan, aidiyet hissettiren görünmez iplerdi. Ancak bugün geldiğimiz nokta, o eski mahalle samimiyetinden çok uzak. Şimdilerde lakap takma işini sevgi bağlarından koparıp siyaset sahnesine devrettik. Artık kimse kimsenin ismine veya insanlığına bakmıyor. Cebindeki kartvizite, dilindeki slogana veya durduğu siyasi mahalleye göre ya "bizden" ya da "onlardan" diye yaftalanıyor. Sarı Gelin’in o meşhur sarısı bugün birinin üzerinde görülse, hangi ideolojinin rengi diye sorgulanır hale geldi. İsimlerimizi unuttuk ama birbirimizi kutuplaştıran o keskin sıfatları, o yıkıcı etiketleri ezberlemekten hiç yorulmadık.
Yazık ki; bugünün dünyasında, o eski mahallenin "Uzun Gelin"i ile "Alman Sarı Gelin"inin yan yana durduğu kadar bile samimi durmayı beceremiyoruz. Bazı hikâyeler isimlerle değil, geride bıraktığı sızılarla hatırlanır. Bizimki de o hesap; isimler gani, insanlık ise bir "Sarı Gelin" feryadı kadar sahipsiz… Erzurum çarşı pazar, leylim aman ama Leylim aman aman, leylim aman aman suna yarim İçinde bir kız gezer oy nenen ölsün, sarı gelin aman Sarı gelin aman, sarı gelin aman suna yarim.