… SANDIM.

Sanmak… İnsanın kendine kurduğu en sessiz, en derin ve en sinsi tuzaklardan biridir. İnsan çoğu zaman gerçeğin içinde yaşadığını düşünür; oysa yaşadığı şey, zihninin loş odalarında kurduğu ihtimallerden ibarettir. Birine bakar, onun suskunluğunu anlayış sanır. Bir söz duyar, yankısını hakikat zanneder. Hayatın büyük belirsizlikleri içinde ilerlerken direksiyonun kendi elinde olduğunu düşünür. Oysa gerçek, sandığımız kadar bize ait değildir. Çoğu zaman da hiç de kontrolümüzde değildir.

…Sandım.

Hayatın en ağır cümlesi, dudaklardan dökülen o iki kelimedir: “…sandım.”

İnsanın kendine kurduğu tuzakların ağırıdır. Çoğu zaman gerçeğin içinde değil, kendi zihninin loş odalarında kurduğu ihtimallerin içinde sürükleniriz. Bir bakış, bir suskunluk, bir söz… Hepsi hakikatmiş gibi görünür. Oysa gerçek, sandığımız kadar bize ait değildir. Çoğu zaman da kontrolümüzün dışındadır.

İnsan en çok kendi iç dünyasını başkalarına giydirdiğinde yanılır. Herkesi kendisi gibi düşünür, herkesi kendi niyetiyle tartar, herkesi kendi kalbiyle ölçer. Çünkü insan, kendi iç sesini evrensel bir gerçek zanneder; kendi doğrularını dünyanın değişmez yasası gibi yaşar. Farkında olmadan en büyük hatayı yapar. Bilmeden hüküm verir, görmeden inanır, sorgulamadan kabullenir.

Oysa görmek başka, anlamak bambaşkadır. Göz sadece görüntüyü toplar; o görüntüye anlamı yükleyen zihindir. Ve o zihin çoğu zaman korkularla, beklentilerle ve geçmişin izleriyle doludur. Bu yüzden insan dünyayı olduğu gibi değil, olduğu haliyle görür. Yani gerçek, dışarıda olduğu kadar içeridedir de.

Hayatın içinde birçok şeyi olduğundan farklı sanırız. Bir insanı olduğundan daha güçlü, bir ilişkiyi olduğundan daha sağlam, bir durumu olduğundan daha güvenli… Ya da tam tersine, bir ihtimali gereğinden karanlık, bir insanı gereğinden tehlikeli… Ama en büyük yanılgı, insanın kendisini yanlış yerde konumlandırmasıdır. Kimi zaman kendini olduğundan büyük görür, kimi zaman ise gereğinden değersiz hisseder. “Kendini bir şey sanmak” sadece kibir değildir; bazen insanın kendi gerçeğinden kaçmasıdır.

Çünkü hakikat ağırdır. Sorumluluk ister. Yüzleşme ister. Cesaret ister. Sanmak ise hafiftir. İnsanı geçici bir huzurun içine bırakır. Ama o huzur kırılgandır. Gerçeğe çarptığı anda dağılır.

İnsanın düştüğü en tehlikeli yanılgılardan biri de bildiğini sanmasıdır. İnsan çoğu zaman inanmak istediklerinin esiri olur. Zihninde kurduğu dünyanın mahkumu haline gelir. En karanlık nokta ise “biliyorum” dediği andır. Oysa bilgi şüpheyle başlar, sorgulamayla büyür ve yanıldığını kabul etmekle derinleşir. İnsan en çok emin olduğu yerden kırılır. Çünkü en büyük körlük, gözlerin değil, zihnin kapanmasıdır.

Sonra hayat gelir… Sessizce ama acımasız bir gerçeklikle. Hiç beklemediğin bir anda, en güvendiğin yerden çöker her şey. Çünkü gerçek, senin sandıklarına uymak zorunda değildir.

İşte o an…
Hayatın en ağır cümlesi dudaklardan dökülür.

“Ben öyle sanmıştım…”

Bütün hikaye budur.
Bir sanmayla başlar, bir yüzleşmeyle biter.

Sonunda insan şunu anlar.
Onu başkalarının yalanları değil, kendi inandıkları aldatmıştır.

Çünkü bu dünyadaki en tehlikeli yalan,
başkasının söylediği değil…

İnsanın kendine inandırdığıdır.

SONSÖZ

Sanmak kolaydır…
İnsanı yormaz, sorgulatmaz, yüzleştirmez.

Ama gerçek öyle değildir.
Gerçek kapıyı çaldığında, sanılar susar.

En büyük yanılgısı başkaları değil, kendi kurduğu inançlardır.

Çünkü hayat, en çok şunu öğretir.
Gerçek, sandığın gibi değil… sandığını yıkan şeydir.