Sanayi Çarkları Yavaşlarken, İflas ile Direniş Arasında Türkiye Ekonomisi

Türkiye ekonomisinin uzun yıllardır en büyük gurur kaynağı olan sanayi sektörü bugün nefes almakta zorlanıyor. Üretim bantları yavaşlıyor, bacalar sönük. Resmî göstergelerin ötesinde, sahadan gelen veriler sanayide belirgin bir daralmaya işaret ediyor. Üst üste gerileyen sanayi üretim endeksi, ekonominin lokomotifinde ciddi bir güç kaybı yaşandığını ortaya koyuyor.

Bu tabloyu daha da çarpıcı kılan ise hem iş dünyasının en güçlü temsilcilerinden gelen uyarılar hem de Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileridir. Kurumun 2025 yılı dördüncü çeyrek istatistiklerine göre toplam 2 milyon 913 bin işsizin 630 bini sanayi sektöründe işini kaybedenlerden oluşuyor. Bu, her 5 işsizden 1’inin sanayi kökenli olduğu anlamına geliyor. Daha dikkat çekici olan ise sanayi işsizliğinin toplam işsizlik içindeki payının 2021’de yüzde 16,7 iken 2025’te yüzde 21,6’ya yükselmiş olmasıdır. Sanayi, son dört yılda işsizlik havuzuna en fazla insan ekleyen sektör konumuna gelmiştir.

İktidara yakınlığıyla bilinen Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir’in son açıklamaları ise adeta bir alarm niteliğindedir. Özdemir, “Türkiye’nin her yerinde fabrikalarda hatlar boş. 300 kişi çalışacak yerde 100 kişiyle üretim yapılıyor” sözleriyle sanayideki atıl kapasiteye dikkat çekiyor. Daha da çarpıcı olan, “Türkiye şu anda sanayisini kaybediyor” ifadesidir. Bu sözler, sorunun konjonktürel değil, yapısal bir kırılmaya işaret ettiğini düşündürüyor.

Özdemir’in değerlendirmeleri, son 2–3 yıldır uygulanan sıkı para politikasının maliyetlerdeki “köpüğü” aldığı ancak gelinen noktada yalnızca kemer sıkma yaklaşımıyla sonuca ulaşılamayacağını ortaya koyuyor. “Bu saatten sonra sıkı para politikasıyla, kemer sıkmakla, finansmanı daraltmakla sonuç alınacak yerler değil. Çünkü problemler kronik” sözleri, enflasyonla mücadelenin artık yapısal reformlarla desteklenmesi gerektiğinin açık bir ifadesidir.

Sanayicinin en büyük sorunu finansmandır. Kredilere erişim teknik olarak mümkün olsa da maliyetler son derece yüksektir. Şirketlerin banka kredilerinden ziyade öz sermaye veya sermaye piyasası araçlarını konuşmaya başlaması, kredi kanalının reel sektör açısından daraldığını göstermektedir. Bu durum yatırım iştahını azaltmakta, firmaları “bekle-gör” pozisyonuna itmekte ve kaçınılmaz biçimde istihdam kayıplarına yol açmaktadır.

Nitekim birçok şirketin iflas ettiği ya da konkordato ilan ettiği bir dönemden geçiyoruz. Özdemir’in “Sistem içinde üretim yapan, belli nedenlerle kendini çeviremeyen ama piyasaya lazım olan şirketler var. Bunların batırılması doğru değil” sözleri, konunun yalnızca ticari değil, sosyal bir boyutu olduğunu da göstermektedir. Çünkü her şirket, aynı zamanda onlarca hatta yüzlerce ailenin geçim kaynağıdır. 630 bin sanayi çalışanının işsiz kaldığı bir tabloda bu uyarı, sosyal barış açısından hayati bir anlam taşımaktadır.

Bir diğer kritik gelişme ithalat kompozisyonundaki bozulmadır. Nihai tüketim malları ithalatının ara malı ve ham madde ithalatını geride bırakması, üretim zincirinin zayıfladığını göstermektedir. Özellikle Çin menşeli ürünlerin otomotivden demir-çeliğe, elektronikten makineye kadar birçok sektörde artan ağırlığı, yerli üretim üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Sanayinin millî gelir içindeki payının 1996’da yüzde 25 seviyesindeyken bugün yüzde 17’lere gerilemiş olması, sanayisizleşme riskinin soyut bir iddia olmadığını ortaya koymaktadır.

Bugün gelinen noktada mesele yalnızca ekonomik değil, stratejiktir. Teknoloji üreten, yüksek katma değer sağlayan ve ciddi istihdam yaratan firmaların korunması artık bir kalkınma politikası meselesi olduğu kadar ulusal dayanıklılık meselesidir. Enflasyonla mücadele politikalarının Sanayi, Tarım, Ticaret ve Hazine politikalarıyla eşgüdüm içinde yürütülmesi şarttır. Devletin piyasa mekanizmasını bozmayacak, ancak seçici, hedef odaklı ve üretim temelli destek mekanizmalarını devreye alması gerekmektedir.

İş dünyasının en güçlü temsilcilerinin dahi “yapısal reform” çağrısı yaptığı, “sanayiyi kaybediyoruz” uyarısında bulunduğu ve her 5 işsizden 1’inin sanayi kökenli olduğu bir dönemde, zaman kaybetme lüksümüz yoktur. Eğer sanayimizin bel kemiğini oluşturan işletmeleri koruyacak stratejik adımlar atılmazsa, bugünkü ekonomik daralma yarının daha derin sosyal krizine dönüşebilir.

Unutmayalım, üreten bir Türkiye, güçlü bir Türkiye’dir. Sanayiyi ayakta tutmak yalnızca şirketleri değil, ülkenin yarınlarını ayakta tutmaktır.