Petrol, denizlerin derinliklerinde yaşamış kadim bitkilerin, alglerin, bakterilerin ve mikroskobik canlıların ölümünden sonra çamurla örtülmesiyle başlayan uzun bir yolculuğun ürünüdür. Oksijensiz ortamda çürüyen bu organik kalıntılar, milyonlarca yıl boyunca artan basınç ve sıcaklıkla dönüşerek petrol ve doğalgaza evrilmiştir. Bu dönüşüm, diyajenez ve katagenez adı verilen, insan ömrüyle ölçülemeyecek kadar uzun jeolojik süreçlerin sonucudur.
Yani petrol bir anda oluşmadı. Ve en önemlisi, bir anda yeniden oluşamaz.
Bugün tükettiğimiz petrol, milyonlarca yıllık bir birikimin sadece birkaç yüzyılda tüketilmesidir. Dünya üzerindeki kanıtlanmış petrol rezervleri sınırlıdır ve mevcut tüketim hızıyla sadece birkaç on yıl yetecek düzeydedir. Venezuela, en büyük rezervleriyle öne çıkarken, Suudi Arabistan Orta Doğu’nun enerji gücünü temsil eder; ABD ise üretimde dünya lideridir. Ancak rezerv büyüklüğü, üretim gücü anlamına gelmez. Tüm bu veriler tek bir gerçeği değiştirmez. Petrolün bir ömrü vardır ve bu ömür geri saymaktadır.
Petrol yalnızca bir enerji kaynağı değildir; ulaşımın, sanayinin, üretimin ve küresel ekonominin omurgasıdır. Benzinle dönen tekerlekler, dizelle çalışan makineler, petrokimya ürünleriyle kurulan sanayi… Hepsi aynı kaynağa bağlıdır. Ve bu kaynağın yenilenememesi, insanlığı kaçınılmaz bir eşikte bekletmektedir.
Tam da bu noktada gözden kaçan ama her şeyin merkezinde duran bir gerçek vardır: Su.
Çünkü elektrik üretimi, yalnızca bir düğmeye basıp ışığı yakmaktan ibaret değildir. Bunun arkasında doğru enerji kaynağı, güçlü teknoloji, kesintisiz depolama, sağlam iletim altyapısı ve kararlı politikalar kadar, suya bağımlı bir sistem vardır. Su olmadan enerji yalnızca eksik değil, kırılgandır.
Su, barajlarda doğrudan elektriğe dönüşür. Termik ve nükleer santrallerde makineleri soğutarak üretimin devamını sağlar. Enerji fazlasını depolayan pompaj sistemlerinin temelidir. Geleceğin temiz yakıtı olarak görülen yeşil hidrojenin hammaddesidir. Güneş panellerinin ve rüzgar türbinlerinin üretiminde dahi suya ihtiyaç vardır. Yani su, elektriğin görünmeyen sigortasıdır.
Yer altındaki petrol, yaklaşık 47 yıl kadar yetecek sınırlı bir kaynaktır ve tükenebilir. Ama enerji sistemlerinin gerçek sigortası sudur: Su olmadan elektrik üretimi durur, santraller çalışamaz, yeşil enerji hayal olur. Petrol geçici bir güç verir; su ise yaşamın ve enerjinin kalıcı temeli olarak geleceğimizi korur.
Yenilenebilir enerji kaynakları umut vericidir. Güneş, rüzgar, jeotermal ve hidroelektrik; doğru teknoloji, akıllı şebekeler ve gelişmiş depolama sistemleriyle birleştiğinde sürdürülebilir bir gelecek mümkündür. Ancak bu sistemlerin tamamı, suyun sürekliliğine bağlıdır. Elektrik üretiminde su yoksa; süreklilik yoktur, denge yoktur, enerji güvenliği yoktur.
Bugün petrolün sonunu konuşmak, aslında yarının enerjisini konuşmaktır. Ve yarının enerjisinin merkezinde yalnızca teknoloji değil, doğal kaynakların doğru yönetimi vardır. Petrol, insanlığa geçici bir güç verdi. Su ise kalıcı bir yaşam vaat eder.
Suyu korumadan elektriği koruyamayız. Suyu yönetemeyen, enerjiyi de yönetemez. Petrol çağının sonuna yaklaşırken, geleceği ayakta tutacak olan şey; yerin altındaki son damla petrol değil, yeryüzündeki her damla sudur.
Milyonlarca yılda oluşanı birkaç yüzyılda tüketen bir tür olarak, sonsuz sandığımız suyu korumayı öğrenip öğrenemeyeceğimiz insanlığın gerçek sınavıdır. Petrolün kaç yıl yeteceği değil, sınırlı ve hayati bir kaynak olan suyu koruyup koruyamayacağımız belirleyicidir.
SONSÖZ
Su, insanlığın vazgeçilmezidir; yaşamın ve geleceğin tek sigortasıdır. Petrol geçici bir güç verir, teknoloji çözümler sunar, ama su olmadan medeniyet ayakta kalamaz. Bir gün dünya, suyu kontrol etmek için sınırları, politikaları, hatta savaşları göze alacaktır. Her damlası hayat, her damlası gelecek, her damlası insanın nefesidir. Onu korumak artık seçenek değil; hayatta kalmanın en keskin gerekliliğidir.