Perişan Halk ve İktidarın Aynası

Bir sanatçının sahnesi, çoğu zaman toplumun en çıplak aynasıdır. O aynaya bakan iktidarlar, aslında sanatçıyı değil, kendi dönemlerinin izlerini görürler. Halkın yüzündeki yorgunluğu, gözlerindeki umutsuzluğu, sessizce biriken öfkeyi... İşte tam da bu yüzden sanat, yalnızca alkışlanan bir gösteri değil; aynı zamanda gerçeğin en cesur tanığıdır.
İktidarlar yol yapar, köprü kurar, hastane açar. Bunlar elbette önemlidir. Fakat siyasal iktidarlar yalnızca betonla ayakta kalmaz; toplumun gönlünde de bir meşruiyet inşa etmek zorundadır. Bu nedenle sanatı, edebiyatı, sinemayı, müziği ve kültürü önemserler. Çünkü sanat, insanların kalbine ulaşan en kısa yoldur.
Ancak sanatın bir özelliği vardır: O, sadece güzeli anlatmaz. Acıyı da anlatır. Yoksulluğu, adaletsizliği, umutsuzluğu ve görünmeyen yaraları da görünür kılar. Toplumun içinde bir huzursuzluk filizlenmeye başladığında, bunun ilk yankısı çoğu zaman sanatçının sözüne, fırçasına, sahnesine yansır. İşte bu nedenle sanatçı, yalnızca alkışlanan değil; gerektiğinde susturulmak istenen kişidir.
Geçtiğimiz günlerde stand-up sanatçısı Deniz Göktaş’ ın sahnede kurduğu tek bir cümle, uzun raporların anlatamadığını anlattı.
“Halkı görmüyorsunuz.” eleştirisine verdiği cevap çok yalındı:
“Elini göz hizasına ve yaklaştırarak, Halkı aha bu mesafeden görüyorum... Halk perişan.”
Bu, sıradan bir espri değildi. Salondan yükselen kahkahanın içinde derin bir hüzün vardı. Çünkü salondaki insanlar, anlatılanın bir mizah kurgusu olmadığını biliyordu. O cümlede milyonlarca insanın geçim sıkıntısı, geleceğe dair kaygısı ve sessizce taşıdığı yük vardı.
Sanatçı, halkın arasındaydı. Onlara yukarıdan bakmıyordu. Aynı havayı soluyor, aynı hayatın içinden geçiyor, aynı yaralara dokunuyordu. Belki de bu yüzden söylediği söz, birçok siyasi konuşmadan daha gerçek, birçok ekonomik rapordan daha etkiliydi.
İşte sanatın rahatsız edici gücü tam burada başlar.
Sanat; üstü örtülen çatlakları görünür hâle getirir. Kimsenin söylemeye cesaret edemediğini söyler, herkesin gördüğü ama dillendiremediğini dile getirir. Gerçek, mizahın diliyle anlatıldığında daha geniş kitlelere ulaşır. Çünkü insanlar bazen ağlayamadıkları için gülerler.
İktidarların asıl rahatsızlığı da buradadır.
Eleştirinin karşılığı ikna etmek yerine gözdağı vermek olduğunda, sanatçılar gözaltına alınır, ifadeye çağrılır, mahkeme koridorlarında dolaştırılır. O görüntüler yalnızca bir kişiye yönelik değildir; bütün topluma verilmek istenen sessiz bir mesaj taşır:
“Bakın... Bu sesi susturabiliyoruz.”
Böylece rıza üretme çabası yerini korkuya bırakır. Oysa korkuyla kurulan sessizlik, hiçbir zaman gerçek bir meşruiyet üretmez. Sessizlik bazen yalnızca konuşmanın ertelenmiş hâlidir.
Deniz Göktaş’ın sahnesinde dile gelen “Halk perişan.” sözü, aslında uzun zamandır sendikaların, meslek örgütlerinin, akademisyenlerin ve toplumun farklı kesimlerinin dile getirdiği ekonomik ve sosyal sıkıntıların sanatsal bir ifadesinden ibaretti. Sanatın diliyle söylenince daha geniş yankı bulmasının nedeni de buydu.
Çünkü sanat, rakamların anlatamadığını anlatır.
Bir istatistik yoksulluğu ölçebilir; ama boş bir tencerenin çıkardığı sesi ölçemez.
Bir grafik gelir dağılımını gösterebilir; ama çocuğuna istediği oyuncağı alamayan bir babanın içine çöken sessizliği gösteremez.
Bunu ancak sanat yapabilir.
Bu yüzden sanat, bir toplumun vicdanıdır.
Vicdanı susturmak mümkündür; ama onu yok etmek mümkün değildir. Çünkü gerçek, eninde sonunda kendine yeni bir ses bulur.
Belki bir şiirde...
Belki bir romanda...
Belki bir şarkıda...
Belki de bir stand-up sahnesinde...
“Halkı aha bu mesafeden görüyorum.”
Belki de bu cümle, bugün Türkiye’nin en kısa ama en ağır toplumsal fotoğrafıdır.

Dileğimiz odur ki sanatın görevi, korkuyu anlatmak değil; yeniden umudu çoğaltmak olsun. Sanatçılar mahkeme salonlarında değil, sahnelerde alkışlansın. Çünkü sanatın sustuğu yerde yalnızca sanat değil; toplumun nefesi de daralır.
Ve unutulmamalıdır ki bir sanatçı susturulduğunda, aslında biraz da toplumun vicdanı susar. Vicdanın sustuğu yerde ise en büyük gürültü, sessizliğin kendisidir.
Deniz Göktaş, yaşadığımız gerçekleri yüzümüze vurdu. Bunun karşılığı özgürlüğünden yoksun kalmak olmamalıdır. Biran önce özgürlüğüne kavuşmalı ve bizi bize hatırlatmaya devam etmelidir…