Asıl soru, asıl sınav burada başlıyor. Artık "bilmiyorduk" konforuna sığınamayız. "Haberimiz yoktu" cümlesi artık tarihin tozlu raflarında bir yalan olarak kaldı. Dosyalar açıldı, maskeler düştü, o dokunulmaz isimler ifşa oldu. İnsan zihni şimdi o meşhur "Just-World" (Adil Dünya) inancının yıkıntısı altında kaldı. Gerçeği bu kadar çıplak görmüşken, hiçbir şey olmamış gibi yaşamak mümkün mü? Artık “mızrak çuvala sığmıyor"; bu hakikat artık hiçbir halkla ilişkiler çalışmasıyla örtülemez.
Dünya eskisi gibi dönmeye devam edecek mi, evet. Güneş yine aynı yerden doğacak, borsa rakamları değişecek, yeni krizler eskilerini unutturmaya çalışacak mı, evet. Ama insanın içindeki pusula artık aynı yönü göstermeyecek. Çünkü acı bir dersle öğrendik ki…
Kötülük bazen karanlık sokaklarda değil, iyi aydınlatılmış, kristal avizeli salonlarda örgütleniyor.
Bazen de en savunmasız olanlar, tam da o devasa güçlerin gölgesinde yitip gidiyor.
Bu uyanış bize ne hissettirmeli? Öfke? Kesinlikle.
Utanç? Elbette.
Ama hepsinden öte "kırılgan bir teyakkuz." Masumiyet bir kez kaybedildiğinde geri gelmez ancak kaybedilen o masumiyetin yerine "farkındalık" denilen o sert kayayı koymalıyız. Artık daha az "nasıl olur?" diyeceğiz, daha çok "nasıl izin verdik?" diye soracağız.
Nietzsche’nin dediği gibi, "Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakmaya başlar."
Biz o uçurumu gördük, şimdi içimizdeki karanlıkla yüzleşme vaktidir.
Peki hayatımıza nasıl bir yön vereceğiz? Burada ucuz teselliler yok. Görmezden gelerek iyileşemeyiz, unutarak yok sayarak arınamayız. Bu tür dosyalar bize kahramanlık vaat etmez, sırtımıza ağır bir sorumluluk yükler. Hannah Arendt’in vurguladığı o "kötülüğün sıradanlığına" alışmamak, güce tapınmamak ve her türlü otoriteyi hakikat süzgecinden geçirmek zorundayız.
Belki de bundan sonra yapabileceğimiz tek şey; çocukların, sessizlerin ve adı olmayanların yanında durmayı bir lütuf değil, bir varoluş borcu saymaktır. Çünkü dünya nereye gidiyor sorusunun cevabı, tam da şu seçimimizde gizli.
Gerçeği bildikten sonra, o gerçekle ne yapmayı seçeceğiz?
Bildiğimiz tek gerçek, eskisi gibi olmayacağız, evet. Ama belki de ilk kez, takındığımız o sahte maskelerden kurtulup olmamız gereken o dirençli insana yaklaşacağız. Bu dönüşüm can yakacak, burnumuzun ucunu sızlatacak. Ama dürüst bir gelecek, ancak bu sancılı uyanışın üzerine inşa edilebilir.
Sessizlik, zalimin en sadık müttefikidir. Gerçeği bilip susmak ise, suça ortak olmaktır. Artık uykumuz kaçtığına göre, şafağı başlatma vakti gelmiştir.