Kişinin kendisinden farklı algıladığı herhangi bir kişi veya şeyi ifade eden ve yaşamım boyunca (tıpkı empati kavramı gibi) kendimce savaşını verdiğim/vereceğim bir temel ve derin kavram “öteki”. “Öteki”nin öteki olmadığı şahsi yaşam felsefem dünyanın yaratılmış canlı/cansız her şeye ait olduğu ve dünyada herkese yer bulunduğu düşüncesini barındırıyor. Kendinden farklı görülen diğer insanları aşağılama, değersizleştirme ve düşman haline getirmek demek olan “ötekileştirme” kısır bir bakışla geniş evreni küçücük düzlemde değerlendirmektir bana göre. At gözlüğü tabiri vardır ya, işte bu konu için cuk oturur. Öyle bir gözlüktür ki bu, dünyanın çeşitliliğini göremez. İster ki yalnızca baktığı kadar olsun evren. Ancak burası böyle bir yer değil ve olmamalı. Herkese aittir ve herkes için yer var. Tıpkı gökkuşağının renkleri ve bin bir tonu gibi. Yaşamda siyahta var, beyaz da… Tıpkı yin ve yang gibi…
Konu ile ilgili en sevdiğim ve çevremdeki herkesin bir şekilde gitmesini sağladığım tiyatro oyunundan bahsetmek istiyorum. Ayşegül Çelik’in yazdığı, İsmet Numanoğlu’nun yönettiği ve “Öteki” başrolündeki müthiş performansı ile büyük sanatçı Egemen Büyüktanır ile güzelleşen, saatlerin nasıl aktığını anlayamadığınız bir devlet tiyatrosu oyunu “Öteki”. “Kimse bu kadar bir başına kalmamalı bu dünyada” dedirtecek bir yalnızlık, kimsesizlik ve çaresizlik hikayesi olduğu kadar, aynı zamanda kendimizden olmadığını düşündüğümüz bir kişiyi olduğu gibi, olduğu hali ile kabul edebilmenin yüce erdemine işaret eden bir eşsiz hikaye. Bu öyle toplumsal bir hikaye ki, her bir cümlesinde dolu dolu anlamlar barındıran, alt metinlerine varana dek güçlü, keskin ve seyirciye verdiği mesajlar ile; sorgulatan, düşündürten, özeleştiri yaptıran, ayna tutan, kendinden bir pay buldurtan tam bir efsane. İnsana ait ne varsa, insanın içindeki beyaz ve siyaha dair ne varsa ortaya dökülen bir sahne burası. İnsanın içindeki merhameti, sevgiyi, iyiliği, güzelliği, saflığı, çaresizliği, acıyı, kötülüğü, önyargıyı, hırsı, acımasızlığı, çıkarcılığı, riyakârlığı, bencilliği ve daha fazlasını; yani saf iyiliği ve saf kötülüğü olanca çıplaklığı ile katıksız seyirciye sunan muhteşem derinlikte bir yapıt. Bu nedenle her bir seyircinin belki içine gömdüğü, içinde bir yerlerde sakladığı ama asla kaybolmayan kimliklerinin sarsıcı bir şekilde gün yüzüne çıktığını gördüğü bir büyük ayna. Peki kimsin sen? Belki de yalnızca kendine verebileceğin bir cevap bu. Öteki misin, Demirci misin, Demircinin Karısı mısın, Topal mısın, Çoban mısın, Sarı mısın? Kimsin? Gerçek kötülüğü içinde barındıran mısın yoksa iyiliğin kudretine varan mı? Öteki’nin acısını yüreğinde hisseden misin, yoksa o acıyı onun yüreğine salan mı? Sormalısın kendine.
Mevlana, “Gel, ne olursan ol yine gel, ister kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel” ve Yunus Emre “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” diyerek; yaşamı kucaklayan, insanları dışlamayan, onları öteki yapmayan, olduğu gibi olduğu halleri ile sevgiyle birleştiren, bütünleştiren bu yüce erdeme ne de güzel vurgu yapar.
Ayrıştırıcı olmak, aslında “kötü” olanı seçmek en kolayı değil midir? Bir patika yol? Birleştirici ve bütünleştirici olmak ise yüce ve erdemli bir ruh gerektiren zor olan yolu seçmek değil mi? Peki sizce de ihtiyacımız olan tek şey birleştiricilik ve bütünleştiricilik değil midir? “Ötekileştirme”menin ne demek olduğunu, aslında ne kadar hayati olduğunu görebiliyor muyuz?
Şehirlinin köylüye tahakküm etmediği, erkeğin kadını zorbalamadığı, makam sahibinin altındakilere eziyet ederek ve/veya makamını çıkarı doğrultusunda kötüye kullanmadığı, çoğunluğun azınlığı yok saymadığı, güzelin çirkini hor görmediği, zenginin fakiri hiçe saymadığı, güçlünün zayıfı ezmediği bir dünya tezahürü kimsenin “öteki” olmadığı bir yeryüzünde mümkün olabilir.
Herkesin yaşamda olduğu gibi kabul gördüğü, yaşama sevincinin söndürülmediği, empati ile muamele edildiği, dışlanmadığı ve ötekileştirilmediği, umudun güneşin ışıltısı gibi yaşamın her yerine yayıldığı aydınlık, güzel yarınlar için az veya çok katkı sunan herkesi saygı ile, kalpten selamlıyorum…