Normalleşen Anormallik

Son yıllarda hepimizin diline pelesenk olan bir cümle var: Buna da alıştık.

İlk duyduğumuzda bizi sarsan haberler, artık sadece kısa bir iç çekişe neden oluyor. Fiyatların her sabah biraz daha değişmesine, siyasetin hiç düşmeyen tansiyonuna, gündemin hızına karşı sessiz bir bağışıklık geliştirdik. Oysa bir toplum için en tehlikeli an, krizin başladığı an değil; krizin içinde yaşamayı bir beceri sanmaya başladığı andır.

Alışmak, insan zihninin hayatta kalmak için geliştirdiği güçlü bir savunma mekanizmasıdır. Sürekli uyarana maruz kalan zihin, kendini korumak için tepki eşiğini düşürür. Bireysel düzeyde bu anlaşılabilir bir refleks olabilir ancak toplumsal düzeyde alışma, standartların sessizce aşağı çekilmesi demektir. Şaşırma yetimizi kaybettiğimiz her an, aslında itiraz etme irademizden de bir parça eksilir. Anormallik normalleştiğinde artık çözümler değil, sadece uyum stratejileri konuşulur hale gelir. Sorunu nasıl ortadan kaldıracağımızı değil, onunla nasıl yaşayacağımızı tartışmaya başlarız.

Bugün birçok alanda benzer bir eşik düşüşü yaşıyoruz. Ekonomide belirsizlik sıradan bir arka plan gürültüsüne dönüşüyor; siyasette gerilim, artık istisnai değil olağan kabul ediliyor. Gündemin baş döndürücü hızı, meselelerin özüne inme imkânı bırakmıyor. Tepki yerini yorgunluğa, yorgunluk ise kabullenişe bırakıyor. Bu süreç o kadar yavaş ve derinden ilerliyor ki çoğu zaman fark edilmiyor. Oysa asıl büyük dönüşüm, tam da bu sessiz kabullenişlerde gerçekleşiyor.

Ben de her gün sizinle aynı sokaklardan geçen, aynı fiyat etiketlerine bakan, aynı tartışmaları dinleyen biriyim. Ayrı bir yerden, üst perdeden konuşmuyorum. Sadece bu köşede yapmaya çalışacağımız şey; gündelik akışın içinde gözden kaçan o bağlantıları biraz daha görünür kılmak olacak. Olayları yalnızca günün polemiği olarak değil, bizi hangi zihinsel ve yapısal eşiğe taşıdığı üzerinden birlikte değerlendireceğiz. Çünkü asıl mesele tek tek krizler değil; kriz karşısında geliştirdiğimiz bu yeni alışkanlıklar.

Bir toplumun yönünü belirleyen şey çoğu zaman büyük kırılmalar değil, küçük kabullerdir. “Buna da alıştık” dediğimiz her an, çıtayı biraz daha aşağı indiririz. Fark etmeden beklentilerimizi daraltır, mümkün olanın sınırını yeniden çizeriz. Böylece aslında olağanüstü olan her şey, sıradan hale gelir.

Belki de asıl soru, krizleri nasıl aşacağımızdan önce şudur: Krize alışmaktan nasıl vazgeçeceğiz? Yeniden şaşırmayı, yeniden talep etmeyi ve yeniden itiraz etmeyi nasıl hatırlayacağız?

Bu köşede gündemin sıcaklığına kapılmadan, yaşadığımız olayların arka planını birlikte düşünmeye çalışacağız. Sloganların değil, sağduyulu bağlantıların peşinden gideceğiz. Çünkü değişim, çoğu zaman yüksek sesle değil; rahatsızlık duymakla başlar.