Nominal Gelir Artışları İle Enflasyon Arasındaki

Sevgili dostlar,
Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama modern insanın en sık kurduğu cümlelerden biri şu: “Hiçbir şeye yetişemiyorum.”

Oysa tarihin hiçbir döneminde bu kadar imkâna sahip olmadık. Bir zamanlar günler süren haberleşme bugün saniyeler içinde gerçekleşiyor. Dünyanın öbür ucundaki bir insanla görüntülü konuşabiliyor, istediğimiz bilgiye birkaç saniyede ulaşabiliyor, alışverişimizi evimizden çıkmadan yapabiliyoruz. Teknoloji bize zaman kazandırmak için geliştirildi ama nedense zamanımız hiç olmadığı kadar azalmış gibi hissediyoruz.

Çünkü mesele zaman değil. Mesele, dikkatimizi ve huzurumuzu kaybetmiş olmamız. Eskiden insanlar daha yavaş yaşıyordu. Belki daha az şeye sahiptiler ama sahip oldukları şeylerin farkındaydılar. Bir komşu sohbeti saatler sürebiliyordu. Bir akşam çayı gerçekten içiliyordu. Bir yolculuk sadece bir yerden bir yere gitmek değil, yolun kendisini yaşamak anlamına geliyordu.

Bugün ise her şey hızlandı.

Yemek yerken telefonumuza bakıyoruz. Birisiyle konuşurken başka bir mesajı cevaplıyoruz. Çocuklarımız oyun oynarken bile aklımız başka yerde oluyor. Sürekli bir sonraki ana hazırlanıyor, içinde bulunduğumuz anı kaçırıyoruz.

Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu bedensel değil, zihinsel bir yorgunluktur. Çünkü bedenimiz bulunduğu yerde ama zihnimiz sürekli başka yerlerde dolaşıyor. Bir yandan geçmişte yaşadığımız pişmanlıkları düşünüyoruz, diğer yandan gelecekle ilgili kaygılar taşıyoruz. Böyle olunca da elimizde kalan tek şeyi, yani şu anı kaybediyoruz.

Fotoğrafın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri tam da budur.
İnsan ancak durduğunda görebilir. Bir fotoğraf makinesini elinize aldığınızda hayat size farklı görünmeye başlar. Herkesin hızla yanından geçtiği bir duvarın üzerindeki ışığı fark edersiniz. Yağmur sonrası kaldırımda oluşan yansımayı görürsünüz. Bir çocuğun yüzündeki merakı, yaşlı bir adamın bakışındaki yılları fark edersiniz.

Çünkü fotoğraf çekmek aslında görmek için yavaşlamaktır.
Belki de bu yüzden fotoğraf benim için sadece bir sanat değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir.

Yıllardır yüz binlerce kilometre yol yaptım. Sayısız şehir, köy, ülke ve insan gördüm. Fakat geriye dönüp baktığımda hafızamda kalan şeyler büyük binalar ya da gösterişli mekanlar değil. Bir yaylada içilen sıcak çay, sabahın ilk ışığında duyulan kuş sesi, yorgun bir yüzün samimi gülümsemesi...

Çünkü insanın ruhuna dokunan şeyler büyük olaylar değil, çoğu zaman küçük ayrıntılardır.

Ne yazık ki modern hayat bize sürekli daha fazlasını istemeyi öğretiyor.
Daha fazla para...

Daha fazla başarı...

Daha fazla takipçi...

Daha fazla eşya...

Ama kimse bize durup sahip olduklarımızı görmeyi öğretmiyor.
Oysa bazen insanın ihtiyacı olan şey yeni bir şey kazanmak değil, zaten sahip olduğu şeylerin kıymetini fark etmektir.

Belki de bu yüzden birçok insan her şeye sahip olduğu hâlde mutlu değil.
Çünkü mutluluk çoğu zaman ulaşılacak bir hedef değil, fark edilecek bir ayrıntıdır.

Bir dostun varlığıdır.

Bir evin sıcaklığıdır.

Bir çocuğun kahkahasıdır.

Bir annenin sesi, bir babanın duasıdır.

Ve bunlar çoğu zaman ancak kaybetmeye yaklaştığımızda değerini anladığımız şeylerdir.

Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Gerçekten zamansız mıyız, yoksa dikkatsiz mi?

Gerçekten yetişemiyor muyuz, yoksa hayatı gereğinden fazla mı dolduruyoruz?

Belki de sorun zamanın azlığı değil; her anı doldurmaya çalışırken hayatın kendisine yer bırakmamamızdır.

Çünkü hayat bazen bir fotoğraf karesi gibidir.

Ne kadar acele ederseniz edin, o an bir kez yaşanır.

Kaçırdığınızda geri dönmez.

Bu yüzden bazen durmak gerekir.

Bir ağacın gölgesinde birkaç dakika oturmak, sevdiğimiz bir insanı gerçekten dinlemek, gökyüzüne bakmak, sessizliği duymak gerekir.

Çünkü hayatın en değerli anları hızın içinde değil, farkındalığın içinde saklıdır.

Ve belki de yetişmemiz gereken tek yer, tam da içinde bulunduğumuz andır.