Her ay enflasyon rakamları açıklandığında, gıda fiyatlarındaki artış yeniden ülkenin en önemli gündem maddelerinden biri haline geliyor. Türkiye’de gıda enflasyonu, çoğu zaman genel enflasyonun birkaç puan üzerinde seyrediyor. İktidar çevreleri ise bu tabloyu kimi zaman kuraklığa, kimi zaman sert geçen kış şartlarına, kimi zaman da çevremizde yaşanan savaşlara bağlıyor.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Eğer bütün sorun savaşlar ve dış gelişmelerse, neden savaşın ortasındaki ülkelerde bile gıda fiyatları bizdeki kadar yükselmiyor?
Gerçeği eğip bükmeden konuşmak gerekiyor. Türkiye’de enflasyonla mücadele, ekonomi biliminin temel kurallarından uzaklaşıldığı için başarıya ulaşmıyor. Yıllardır uygulanan yanlış politikaların bedelini ise ne yazık ki, yine dar gelirli vatandaş ödüyor.
Bugün ülkede patates ve kuru soğan depolarda çürüyor. Narenciye üreticisi maliyetini karşılayamadığı için portakalı, limonu, mandalinayı dalında bırakıyor. Çiftçi üretiyor ama kazanamıyor. Üretici kazanamayınca da tarımdan uzaklaşıyor. Sonuçta hem üretim düşüyor hem de sofradaki fiyatlar daha da yükseliyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre nisan ayında gıda enflasyonu yüzde 34.55 olarak gerçekleşti. Dünyada gıda enflasyonunda ilk sıralarda yer alan bir ülke haline geldik. Çünkü; üreticiyi desteklemek yerine, ithalatı tercih eden bir anlayışın hâkim olduğu noktaya geldik.
Mart ayında tarım ürünleri ithalatına 6.43 milyar dolar ödemişiz. Amaç, iç piyasadaki fiyat artışlarını frenlemek. Ancak görünen o ki, ithalat da çare olmuyor. Çünkü; sorun yalnızca ürün eksikliği değil, üretim planlamasının bozulması, maliyetlerin artması ve çiftçinin toprağa küstürülmesi noktasında düğümleniyor.
Bir yandan çevremizde savaşlar sürüyor. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş devam ediyor. Ortadoğu’da gerilim büyüyor. ABD, İsrail ve İran bir türlü sonlandırmayı başaramadıkları çatışma ortamında kurtulamadılar. Filistin’de yaşanan insanlık dramı artık dünyanın gündeminde bile eskisi kadar yer bulmuyor. Suriye’de sorunlar azalıyor derken bölge, yeni krizlerle karşı karşıya kalıyor. Böylesine karmaşık bir coğrafyada Türkiye, tarım ve hayvancılıkta belki de tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor.
“Paramız var ki alıyoruz” anlayışı ise ülkeyi bambaşka bir noktaya getirdi. Bir zamanlar kendi kendine yetebilen Türkiye, bugün kendi toprağında yetişen ürünleri bile dışarıdan ithal eder hale geldi.
Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu’nun TÜİK verilerinden yaptığı derlemeye göre, yılın ilk çeyreğinde tarım, gıda ve içecek sektörünün ihracatı düşerken ithalatı artıyor. Türkiye, yalnızca bu yılın ilk üç ayında yüz milyonlarca dolarlık pamuk, buğday, mısır ve ayçiçek yağı ithal etmiş.
Üstelik bu ürünlerin önemli bir bölümü savaş halindeki Rusya ve Ukrayna’dan geliyor.
Liste uzayıp gidiyor…
Dört mevsimin yaşandığı, verimli topraklarıyla dünyanın sayılı ülkeleri arasında bulunan Türkiye’de artık nohuttan mercimeğe, elmadan portakala, peynirden çaya kadar pek çok ürün dışarıdan satın alınıyor. Portakal İran’dan geliyor. Elma için İtalya’ya ödeme yapılıyor. Peynir ithal ediliyor. Çay ise Sri Lanka ve Hindistan’dan alınıyor.
Bir zamanlar tarım ülkesi olarak anılan Türkiye adına bu tablo düşündürücü olduğu kadar üzücü de oluyor.
Özetle; Asıl ağır sonuç ise sosyal hayatta ortaya çıkıyor. Köylerde nüfus yaşlanıyor. Gençler artık toprağın kendilerini doyurmadığını düşünüyor. Ürettikleri ürün para etmeyince çareyi büyükşehirlere göç etmekte buluyor. Şehirlerin çevresi ise düşük yaşam standartlarına sahip plansız yerleşim alanlarıyla büyüyor.
Babalar AVM’lerde güvenlik görevlisi oluyor. Anneler gündelik temizliğe gidiyor. Çocuklar ise betonun içinde bambaşka bir hayatın içine doğuyor.
Bir başka dikkat çekici gelişme de kentlerden köylere doğru başlayan sessiz geri dönüş oluyor aslında. Kalabalık şehirlerden uzaklaşıp daha sade bir hayat kurmak isteyen insanlar çoğalıyor. Ancak bu kez de karşılarına bürokratik engeller çıkıyor. Küçük bir araziye ev yapmak isteyen, bahçesinde doğal üretim gerçekleştirmek isteyen insanlar çeşitli izin sorunlarıyla karşılaşıyor. Böylece bir zamanlar yüzlerce hanenin yaşadığı köyler giderek sessizliğe terk ediliyor.
Oysa çözüm çok uzaklarda değil.
Dünyada küçük yüzölçümüne rağmen tarımda büyük başarı yakalayan pek çok ülke bulunuyor. Türkiye’nin de yeniden üretimi önceleyen, çiftçiyi destekleyen, bilimi ve liyakati esas alan bir anlayışa yönelmesi gerekiyor.
Çünkü toprağını kaybeden bir ülke, yalnızca üretimini değil; geleceğini de kaybetmeye başlıyor.