NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?

Dilimizde sıkça kullanılan bir söz vardır: “Ah o eski bayramlar…”

Neredeyse herkesin diline yerleşmiş bu cümle, aslında sadece bir özlem ifadesi değil; aynı zamanda değişen toplum yapısının da kısa bir özetidir. Çocukluk yıllarımızda büyüklerimiz bu sözü söylediğinde çoğu zaman anlamakta zorlanırdık. “Bayram bayramdır, nasıl eskisi olur?” diye düşünürüz. Oysa yıllar geçip yaş biraz ilerlediğinde, insan farkında olmadan aynı cümleyi kendi ağzından dökülürken bulur:

“Nerede o eski bayramlar?”

Bu söz, yalnızca geçmişe duyulan romantik bir özlem değil; aynı zamanda toplumsal dönüşümün kültürümüzde yarattığı değişimin bir yansımasıdır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında toplumların yapısı sürekli değişim içinde. Bu değişim, kültürel gelenekleri de doğal olarak etkiliyor. Bir zamanlar Anadolu’nun ve Türkiye’nin büyük bölümünde geniş aile yapısı hâkimdi. Aynı avluda veya aynı mahallede yaşayan büyükanneler, dedeler, amcalar, halalar ve kuzenlerle birlikte kutlanan bayramlar, sadece bir dini gün değil; aynı zamanda aile bağlarının tazelendiği toplumsal bir şölen niteliği taşırdı.

Zaman içinde bu yapı büyük ölçüde değişti. Kırsaldan kente göç, ekonomik zorunluluklar, iş hayatının yoğun temposu ve modern şehir yaşamının getirdiği zaman darlığı, aileleri çekirdek aile modeline yöneltti. Artık insanlar farklı şehirlerde, hatta farklı ülkelerde yaşamaya başladı. Böyle olunca bayramların toplumsal dokusu da kaçınılmaz olarak dönüşüme uğradı.

Günümüzde birçok insan için bayramlar artık manevi bir buluşma gününden çok bir tatil fırsatı olarak görülmeye başladı. Büyük şehirlerde yaşayan insanlar yıl boyunca yoğun çalışma temposunun içinde yoruluyor. Bu nedenle bayram tatillerini değerlendirmek isteyenlerin sayısı her geçen yıl artıyor.

Gazetelerde ve internet sitelerinde sayfalar dolusu tatil kampanyaları, tur programları ve tatil köyü ilanları görmek artık sıradan bir durum haline geldi. Elbette çalışan insanların dinlenmek istemesini yadırgamak mümkün değil. Şehir hayatının yorgunluğu düşünüldüğünde bu bir ihtiyaç olarak da görülebilir.

Ancak bu durumun bir başka tarafı daha var. Bayramların paylaşma ve ziyaret geleneği giderek zayıflıyor. Eskiden bayram sabahı kapılar ardı ardına çalınırdı. Komşular birbirine uğrar, çocuklar mahallede grup halinde dolaşır, eller öpülür, şekerler toplanırdı. Şimdi ise büyük şehirlerde aynı apartmanda yaşayan komşuların bile bayramlaşmadan günü geçirdiği oluyor.

Bayramların değişiminden en çok etkilenen kesim ise kuşkusuz yaşlılar.

Bir zamanlar kalabalık sofraların başında oturan büyükler, bugün çoğu zaman pencereden dışarı bakan ve kapı zilinin çalmasını bekleyen insanlar haline geldi. Bayram günü çocuklarının ve torunlarının gelmesini bekleyen bir annenin ya da babanın yaşadığı duyguyu tarif etmek kolay değil.

Teknoloji sayesinde görüntülü konuşmalar yapılabiliyor, telefonlar açılıyor. Ama hiçbir ekran görüntüsü, el öpmenin sıcaklığını ve birlikte içilen bayram kahvesinin samimiyetini tam olarak karşılayamıyor.

Bu nedenle bayramların sadece tatil değil, aynı zamanda hatırlama ve hatırlanma günleri olduğu gerçeği unutulmamalı.

Bayramların değişen yüzü çocuklarda da farklı bir duygu oluşturuyor. Eskiden bayramlık kıyafet almak çocuklar için büyük bir heyecandı. Yeni ayakkabılar, ütülenmiş bayramlıklar ve sabah erkenden giyilen o kıyafetler çocukların bayram sevincini iki katına çıkarırdı. Şeker ve çikolata ise yıl boyunca kolay ulaşılamayan özel ikramlardı.

Bugün ise durum oldukça farklı. Çocuklar yılın her günü şeker, çikolata ve yeni kıyafetlere ulaşabiliyor. Bu, modern yaşamın sunduğu bir kolaylık olarak olumlu bir gelişme sayılabilir. Ancak bu bolluk, bayram gününün çocuklar için taşıdığı özel heyecanı da bir ölçüde azaltmış görünüyor.

Eskiden çocuklar bayram sabahı erkenden kalkar, mahallede dolaşmak için sabırsızlanırdı. Şimdi ise bayram çoğu çocuk için sadece tatilin birkaç gün uzaması anlamına gelebiliyor.

Tüm bu değişimlere rağmen bayramların özünde yatan değerler hâlâ aynı:

Paylaşmak, hatırlamak, affetmek ve bir araya gelmek.

Belki artık herkes aynı mahallede yaşamıyor. Belki mesafeler uzadı, hayat temposu hızlandı. Ama bayramların ruhunu yaşatmak hâlâ mümkün. Bir telefon yerine kapıyı çalmak, bir mesaj yerine bir büyüğün elini öpmek, çocuklara bayramın anlamını anlatmak bu geleneğin yaşamasını sağlayabilir.

Çünkü bayramları özel yapan şey yalnızca takvimdeki bir gün değildir.

Onu anlamlı kılan insanların birbirine ayırdığı zamandır.

Belki de “Ah o eski bayramlar” sözünün ardındaki gerçek özlem tam olarak budur:

Daha çok birlikte olabildiğimiz, birbirimize daha çok zaman ayırabildiğimiz günlere duyulan özlem.

Ve belki de yapılması gereken, geçmişe sadece özlem duymak değil;

o bayram ruhunu bugünün içinde yeniden kurmaya çalışmaktır.