Bugün müziğin büyük bir kısmı hızla tüketilen bir toplumun içinde yol almaya çalışıyor. Şarkılar birkaç haftalık ömürlerle piyasaya sürülüyor, insanlar aynı cümleleri kuran, aynı duyguları tekrar eden seslerin arasında kayboluyor. Böylesi bir zamanda, insanın ruhuna gerçekten dokunan bir sese rastlamak artık çok kolay değil. Çünkü samimiyet azaldıkça, müziğin içindeki insan da yavaş yavaş eksiliyor.
Ufuk Çoban’la yaptığım bu söyleşi boyunca zihnimde dolaşan en güçlü duygu tam da buydu. Karşımda yalnızca türkü söyleyen bir müzisyen değil; yaşadığı hayatı, büyüdüğü coğrafyayı, çocukluğunu, kırgınlıklarını ve halkın içinden gelen sesi kaybetmemeye çalışan bir insan vardı.
Onun anlattıklarında dikkatimi çeken ilk şey; müziğe “başlama” hikâyesinin bile doğal ve gösterişsiz oluşuydu. Bugün birçok insan sanat yolculuğunu büyük cümlelerle anlatmayı severken, o yalnızca annesinin söylediği türkülerden ve babasının çaldığı bağlamadan söz ediyor. Aslında bazen bir sanatçıyı anlamak için en çok bu sade cümlelere ihtiyaç vardır. Çünkü insanın özü, en süslü cümlelerinde değil; en doğal anlatımlarında saklıdır.
Bağlamayı “ailenin bir ferdi gibi” tanımlaması ise bence bu söyleşinin en özel cümlelerinden biriydi. Çünkü bazı enstrümanlar yalnızca müzik üretmez; insanın hafızasını taşır. Anadolu’da bağlama biraz da budur zaten… Bir evin sessizliğini, göç yollarını, yarım kalmış sevdaları, yoksulluğu, direnişi ve umudu taşır. Ufuk Çoban’ın müziğinde de tam olarak bu hissediliyor.
Röportaj boyunca dikkatimi çeken bir başka önemli nokta ise onun “piyasa” kavramına yaklaşımı oldu. Günümüz müzik dünyasında birçok insan görünür olmayı değerli sanıyor. Sayılar, izlenmeler, algoritmalar ve dijital dayatmalar sanatın önüne geçmiş durumda. Oysa Ufuk Çoban’ın sözlerinde hâlâ eski zamanlardan kalan bir inat var. Müziği siparişle değil, içinden geldiği gibi üretmek gerektiğine inanıyor. Belki de onu farklı yapan şey tam olarak bu.
Bugün dijital platformların sanatçılara çizdiği görünmez sınırlar var. Şarkının süresi kaç dakika olacak, giriş ne kadar kısa tutulacak, hangi ritim daha fazla izlenir, hangi cümle sosyal medyada daha hızlı yayılır… Sanat artık çoğu zaman ruhla değil, algoritmayla ölçülüyor. Ufuk Çoban’ın bu konudaki rahatsızlığını okurken, aslında yalnızca bir müzisyenin değil; sanatın giderek mekanikleşmesine itiraz eden bir insanın sesini duyuyorsunuz.
Bence bu söyleşinin en güçlü yanlarından biri de halk müziğine bakışındaki samimiyet oldu. “Türkülerimiz biziz.” derken aslında çok büyük bir şey söylüyor. Çünkü türküler yalnızca ezgi değildir; bir toplumun hafızasıdır. İçinde acı vardır, gurbet vardır, ölüm vardır, aşk vardır, emek vardır… Yüzlerce yıl boyunca insanların birbirine bıraktığı görünmez bir mirastır.
Bugün genç kuşakların türkülere yeniden yönelmesini bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Çünkü insan ne kadar modernleşirse modernleşsin, bir yerden sonra yine kendi köklerinin sesini arıyor. Belki de bu yüzden bir bozlak duyduğumuzda içimiz ürperiyor. Belki de bu yüzden bazı türküler bize çocukluğumuzu hatırlatıyor. Çünkü türküler, insanın içine işleyen bir hafızadır.
Ufuk Çoban’ın müziğinde tam olarak bu hafıza var.
Gösterişli bir yapaylık değil; yaşayan bir duygu…
Söyleşide beni en çok etkileyen cümlelerden biri de “Beni ayakta tutan tek şey emek oldu.” sözleriydi. Aslında bu cümle yalnızca müziği değil, hayatı anlatıyor. Emek bugün en çok değersizleştirilen kavramlardan biri belki de… Her şeyin hızla tüketildiği bir zamanda insanlar sonucu görmek istiyor ama kimse uzun yolları konuşmuyor. Oysa gerçek sanat biraz da sabır işidir. Beklemeyi bilmektir. Yıllarca aynı inançla üretmeye devam etmektir.
Bu söyleşiyi okurken yalnızca bir müzisyenin kariyerini okumayacaksınız. Aynı zamanda halk kültürüne, emeğe, samimiyete ve müziğin insan ruhundaki yerine dair içten bir bakışla karşılaşacaksınız.
Müzik yolculuğunuz nasıl başladı?
Ben bu konuda biraz şanslıyım sanırım. Hiç özel bir çabam olmadı. Annem hep türkü söyler, babam bağlama çalar; o yüzden hep müzikle iç içe oldum.
Bağlama ve türküler biraz aile mirası gibi diyebilir miyiz?
Türkülerin ve bağlamanın tabii ki bendeki yeri çok ayrı. Müzikle ilk tanışmam, annemden öğrendiğim türkülerle oldu. Sonrasında üstüne kattığım her şey, bu gelen mirasın üstüne oldu.
2010 yılında çıkardığınız “Arsız Ağacı” isimli ilk solo albümde Volkan Konak, Efkan Şeşen, Mehmet Gümüş, Fevzi Kurtuluş, İbrahim Karaca, Yaşar Miraç Çolak ve Barış Sarıdede gibi birçok usta ismin bestelerini seslendirdiniz. Usta isimlerin desteğiyle ilk adımı atmak nasıl bir histi?
2010 yılından önce birkaç müzik grubunda gitar-vokal olarak çalıştım. Birçok müzik projesinde yer aldım. İlk solo albümüm olan “Arsız Ağacı”nda, o zamana kadar severek dinlediğim birçok ustanın desteğini almak, şarkılarını seslendirmek ve onların beni dinleyecek olması tarif edilmez derecede güzeldi. Böyle bir projeyle ilk adımı atmak her müzisyene nasip olmaz sanırım. :)
Şimdiye kadar hayata geçmiş ve bundan sonra yapacağınız projelerinizden biraz bahseder misiniz?
“Arsız Ağacı” albümünden sonra “SARE” isimli iki türkü albümü projesi yaptım. Sözlerini değerli abim İbrahim Karaca’nın yazdığı, bestelerini benim yaptığım “Karaca Şarkılar” albümü de yakın dönemde çıktı.
Bunların haricinde “Gurbete Gidişimdir”, “Kayadan İndim”, “Horoz Havada Horoz” ve memleketim Ardahan için yaptığım, 22 sanatçının içinde bulunduğu “Bizden Söyle Ardahan” isimli (“Ardahan’dan Gelen Tatar”) single çalışmalarını yayınladım.
Ayrıca yaptığım bir albüm projesi içerisinde, Türk enstrümanlarıyla Polonya halk şarkısı olan Lehçe “Szla Dzieweczka”yı seslendirdim.
Yakın zamanda da memleketim olan “Ardahan Halayları” projesini gerçekleştirdik.
Müzik piyasasını nasıl buluyorsunuz ve kendinizi bu piyasanın neresinde görüyorsunuz?
Yaptıklarımla, “piyasa” adı verdiğimiz günümüz müzik tüketim kültürünün hep dışında olmaya gayret gösterdim. Bence sanatçı, içinden geldiği için üretir; kendi anlam dünyasındakileri yansıtır. Zorlamayla, siparişle bir şeyler üretmez.
Sanatçı biraz dik başlıdır; genel istenilene göre değil, kendi isteğine göre hareket etmek zorundadır.
Türkülerin bugün genç kuşaklar tarafından yeniden keşfedilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce halk müziği gençlerle yeniden güçlü bir bağ kurabiliyor mu?
Türkülerimiz biziz; yani bizi bize anlatıyor. Türkülerimiz her zaman bizi sandıkta bekleyen birer hazine gibi… Sadece onları açıp bakmamızı bekliyorlar. Ekstra hiçbir şeye gerek yok. Yüzlerce yıllık bir hazine, keşfedilmeyi bekliyor.
Güzel bir türkü sözü ile bitirelim bu soruyu. Büyük ozan, düşünür, filozof… Ne desem az kalacak. Kısaca ulu çınar Âşık Veysel çok güzel söylemiş:
“Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım?”
Bağlama sizin için yalnızca bir enstrüman mı, yoksa hayatınızda daha farklı bir anlamı var mı?
Bağlama benim için ailenin bir ferdi gibi… Kendimi ilk tanımaya başladığım andan itibaren hep yanı başımda onu gördüm. O yüzden en doğru tanım bu sanırım.
Bugüne kadar seslendirdiğiniz eserler arasında sizi en çok etkileyen ya da sahnede söylerken duygusal olarak zorlayan bir türkü oldu mu?
Ben biraz fazla melankolik olduğumu düşünüyorum. Güzel icra edilmiş eserler beni çok etkiliyor. Kendi kendime kaldığım zamanlarda şarkı ya da türkü dinlerken daha fazla kendimi kaptırıyorum. Sanırım sahnede biraz daha profesyonel davranıyorum.
Günümüzde dijital platformların müziğe etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu durum üretimi olumlu mu etkiliyor, yoksa müziğin ruhuna zarar mı veriyor?
Dijital platformların olumlu etkileri olduğu kadar olumsuz etkileri de çok. Belki daha kolay kitlelere ulaştığını düşünüyoruz ama eskiyle arasında pek bir fark yok. Yaptığınız iş ne kadar iyi olursa olsun, harcadığınız meblağ kadar kitlelere ulaşıyor.
Dijital platformlar sizi, pek de anlamadığı yapay gündemlerle belli bir kalıba koymaya çalışıyor. Algoritma, intro uzunluğu, kısalığı, “üç dakikayı geçme” gibi dayatmalar… Kısacası müzik yapacağınız bir çerçeve çiziyorlar. Biraz fazla dertliyim sanırım. :)
Anadolu müziğinin ve halk kültürünün yeterince korunabildiğini düşünüyor musunuz? Bu konuda sanatçılara nasıl bir sorumluluk düşüyor?
Anadolu müziğinin ve halk kültürünün korunduğunu düşünmüyorum. Özellikle devlet tarafından çok daha fazla adım atılması lazım. Sanatçılar elinden geleni yapıyor bence. Sadece bu ülkenin gerçek kıymetlerine daha fazla değer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii popülistliğe kaçmadan…
Genel olarak yapılan en büyük hata şu: Niteliğe bakmıyoruz. Her şeyi sayıdan ibaret sanıyoruz. Kim sayısal olarak daha fazlaysa onu daha kıymetli görüyoruz.
Müzik yolculuğunuz boyunca sizi ayakta tutan en önemli şey ne oldu?
Bence beni ayakta tutan tek şey emek oldu. Çünkü emek verdiğiniz şeyin karşılığını önünde ya da sonunda alırsınız. Bazen bunu çok geç yaşarsınız, belki öldükten sonra… Bilinmez. Ama çaba ve emek her zaman çok kıymetli, paha biçilemez şeylerdir.
Müziğe yeni başlayan genç sanatçılara ne tavsiye edersiniz?
Bence ilk önce bol bol okumak, izlemek, gezmek, görmek, dinlemek; özellikle de gözlemlemek gerekiyor. Yani kısaca yaşamak…
Ve kendi yaptığına her zaman inanmak. Çünkü iyi ya da kötü bir sürü şey duyacak. Hangisinin kendisi için faydalı olduğuna yine kendisi karar verecek. Belki de onu bir adım öne taşıyacak şey tam olarak bu olacak.
Sonsöz gazetesi okurlarına bir mesajınız var mı?
Güzel yarınlar umuduyla. Sevgiyle saygıyla…
SONSÖZ Gazetesi değerli sanatçımıza başarılar diler.