Siyaset sahnesi ilginçtir. Ne zaman bir kriz derinleşse, ne zaman toplumsal güven sarsılsa, ne zaman bir parti kendi iç hesaplaşmasının eşiğine gelse, kürsülerde aynı kelimeler yankılanmaya başlar: ahlak, erdem, dürüstlük, temiz siyaset…
Yargının mutlak butlan kararından sonra genel başkanlığa getirilen ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk açıklamasında dile getirdiği “Partiyi ahlaki değerleri korumak, ahlaki üstünlüğünü korumak ve ahlaki değerlerine kavuşturacağım” sözleri de tam bu eski siyasal refleksin yeni bir örneği olarak karşımıza çıktı.
İlk bakışta kulağa son derece asil geliyor. Çünkü halk, uzun yıllardır yozlaşmadan,kayırmacılıktan, siyasal çürümüşlükten yorulmuş durumda. İnsanlar doğal olarak “ahlaklı siyaset” arıyor. Siyasette sürekli “ahlak” vurgusu yapmak gerçekten çözüm müdür, yoksa siyasetin çözüm üretme kapasitesinin tükendiğinin bir işareti mi?
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Siyaset yalnızca iyi niyetlerle yürümüyor.Modern siyaset düşüncesinin en sert gerçekçilerinden Niccolò Machiavelli, yüzyıllar önce siyasetin kişisel erdem alanı değil, güç ve düzen alanı olduğunu söylerken tam da bunu anlatıyordu. Devleti ayakta tutmak ile bireysel ahlak arasında her zaman kusursuz bir uyum olmayacağını savunuyordu.
Daha sonra Max Weber, siyasetin iki farklı ahlak arasında sıkıştığını anlattı:Bir tarafta “inanç ahlakı”, yani mutlak doğrulara bağlılık…
Diğer tarafta ise “sorumluluk ahlakı”, yani sonuçların hesabını verme zorunluluğu…
Bugün Türkiye’de yaşanan temel sorunlardan biri de tam burada başlıyor.
Çünkü siyaset giderek programlardan, sınıfsalve sosyal analizlerden, ekonomik modellerden ve yapısal reformlardan uzaklaşıyor; onun yerine soyut bir “iyi insanlar-kötü insanlar” hikâyesine dönüşüyor.
Ekonomi çöker: mesele “ahlaksız kadrolar” olur.
Kurumsal çürüme yaşanır: mesele “iyi niyetli yöneticiler” tartışmasına sıkışır.
Siyasi başarısızlık ortaya çıkar: “ama biz ahlaklıydık” cümlesi devreye girer.
Oysa mesele çoğu zaman ahlak değil, yaşanılanı gizleme biçimidir.
Bugünün siyasal ahlakçılığı çoğu zaman, topluma gerçekliği açıklamak yerine, duygular üzerinden kendini aklama mekanizmasına dönüşüyor. Başarısızlıkların nedenlerini yapısal olarak tartışmak yerine, yüksek perdeden kurulan ahlak söylemleriyle meşruiyet yeniden üretilmeye çalışılıyor.
Çünkü ahlakçılık bazen hakikati görünmez kılmanın en etkili aracıdır.
Bir lider veya siyasi yapı, kendisini ortaya çıkaran tarihsel, örgütsel ve siyasal zeminin sorgulanmasını engellemek istediğinde; tartışmayı kolayca “ahlaki üstünlük” alanına taşır. Böylece dikkat; yanlış stratejilerden, kurumsal çöküşten, sınıfsal tercihlerden veya siyasal başarısızlıklardan uzaklaştırılır.
Yerine ise duygusal bir atmosfer kurulur.
Bu atmosferde artık somut sorular sorulmaz:
“Neden kaybedildi?”
“Hangi politikalar çöktü?”
“Hangi toplumsal bağlar koptu?”
“Hangi yanlış ittifaklar kuruldu?”
Bu soruların yerini şu alır:
“Kim daha ahlaklı?”
İşte tam da bu noktada, son dönemde siyasetin ve yargının merkezine yerleşen “mutlak butlan” tartışmaları ayrı bir anlam kazanıyor.
Normal şartlarda “mutlak butlan”, hukuki bir kavramdır. Yok hükmünde sayılacak ölçüde ağır sakatlık taşıyan işlemleri ifade eder. Ancak mesele hukuk zemininden çıkıp siyasetin meşruiyet alanına taşındığında, artık teknik bir tartışma olmaktan çıkar; siyasal temsil savaşının parçasına dönüşür.
Çünkü Türkiye’de artık birçok kriz, hukuki çerçevede değil, ahlaki üstünlük diliyle tartışılıyor.
Bir taraf kendisini “partiyi kurtaran”, “ahlakı temsil eden”, “asıl meşru olan” güç olarak sunarken, karşı taraf yalnızca siyasi rakip değil, adeta ahlaki yozlaşmanın temsilcisi gibi gösteriliyor.
Böylece hukuk, nesnel norm alanı olmaktan uzaklaşıyor, ahlaki retoriğin siyasal aparatı haline geliyor.
İşte tehlike de burada başlıyor.
Çünkü “mutlak butlan” gibi teknik bir yargı kavramı, eğer topluma “ahlaki arınma operasyonu” gibi sunulursa; bu durum hukuki güvenliği değil, siyasal duygusallığı büyütür. İnsanlar artık kararı hukuk üzerinden değil, ait oldukları siyasal kimlik üzerinden okumaya başlar.
Ve böylece mesele şu olmaktan çıkar:
“Kararın hukuki dayanağı nedir?”ve bunu isteyen güç kim?
Şuna dönüşür:
“Kim ahlaken üstün?”
Bu ise hukuk devletinin değil, siyasal kutsallaştırmanın dilidir.
Daha da önemlisi, ahlakçılık üzerinden kurulan bu meşruiyet dili; siyasetin kendisini üreten yapıları sorgulamaktan özellikle kaçınır. Çünkü gerçek sorgulama başladığında sadece kişiler değil, bütün siyasal kültür tartışılmak zorunda kalacaktır.
Parti içi demokrasi neden işlemiyor?
Lider kültü neden sürekli yeniden üretiliyor?
Kurumsal mekanizmalar neden kişilere bağımlı hale geliyor?
Muhalefet neden sürekli “ahlaki üstünlük” söylemine sığınıyor ama toplumsal hegemonya kuramıyor?
İşte bu sorular yerine “ahlak” konuşulduğunda, siyaset rahatlar. Çünkü ahlak soyuttur; ölçülmesi zordur; denetlenmesi imkânsıza yakındır.
Bu nedenle yüksek perdeden konuşmak, sert ahlaki cümleler kurmak ve kendini “temiz olan taraf” gibi göstermek, yeni bir temsil meşruiyeti üretmenin aracına dönüşür.
Ancak halkın hayatı soyut ahlak söylemleriyle değil, somut politikalarla değişir.
Bir emekli maaşının yetip yetmediğini “ahlaki üstünlük” belirlemez.
Bir işçinin iş cinayetinde ölüp ölmeyeceğini “iyi niyet söylemi” çözmez.
Bir genç işsizliğin pençesindeyken ona umut veren şey, soyut erdem nutukları değil; üretim, hukuk, liyakat ve sosyal adalet mekanizmalarıdır.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, liderlerin kendi ahlak tanımlarını topluma dayatması değildir.
Bu ülkenin ihtiyacı;
kişilere bağlı olmayan kurumlar,
denetlenebilir kamu düzeni,
şeffaf siyaset,
liyakat esaslı yönetim,
bağımsız yargı
ve hesap verebilir mekanizmalardır.
Çünkü gerçek ahlak, kürsülerde söylenen sözlerde değil; kim gelirse gelsin aynı şekilde işleyen kurallarda ortaya çıkar.
Aksi halde siyaset, çözüm üretme alanı olmaktan çıkar ve topluma yalnızca duygusal bir teselli sunar.
Ve teselli siyaseti, bir ülkeyi dönüştürmeye yetmez.