Modern Ebeveynlik: Sınır Tanımayan Çocuklar ve Disiplinin Gölgesinde Çocukluk

1980 sonrası Türkiye’de yaşanan toplumsal ve ekonomik dönüşümler, aile yapısı ve çocuk yetiştirme pratiklerinde belirgin değişimlere yol açmıştır. Günümüzde bireysel beklentiler toplumsal kaygıların önüne çıkmıştır. Bu süreçte, rekabetçi topluma uyum sağlama amacı çocukların çok yönlü becerilerle donatılmasını temel bir hedefe dönüştürürken özgür birey yetiştiriyorum derken; Geleneksel “çocuğum benden daha iyi şartlarda yaşasın” anlayışı ise zamanla performans ve başarı odaklı bir ebeveynlik söylemine evrilmiştir.

Bununla birlikte çocuk, yalnızca geleceğe yönelik bir “yatırım” unsuru değil, aynı zamanda ailenin sosyal statüsünü temsil eden bir özne haline gelmiştir.

1980-90 lı yıllarda ortaya çıkan y kuşağı tanımı ile ortaya çıkan ebeveynlik yaklaşımlarına ilişkin literatüre baktığımızda, çocuğun özsaygısını artırma hedefiyle geleneksel sınır koyma pratiklerinin zayıfladığına dair değerlendirmelerin yer aldığını görmekteyiz.

Bu bağlamda:

Çocuk gelişimi literatürü incelendiğinde; yapılan çalışmalar sorgulayıcı ve kendini ifade edebilen bireylerin yetişmesini desteklerken, bunun özdenetim ve sosyal uyum becerileriyle dengelenmesi gerektiğine dikkat çeker. Aynı zamanda sevgi temelli sınırların, çocuğun güven duygusunu ve davranış düzenlemesini desteklediği belirtilmektedir.

Son yıllarda ebeveynlik anlayışında “Çocuğun özgürlüğü”, “kendini ifade etmesi”, “özgüveninin zedelenmemesi” gibi kavramların ortaya çıkması ile dikkat çekici bir değişim yaşanıyor.

Çoğu zaman içi yanlış doldurularak “özgür yetişen bireysellik” kavramının, tartışılmaz doğrular haline getirildiğini görüyoruz.

Bu durum çocukta yapısal çerçevenin belirsizleşmesine bağlı olarak doyum eşiğinin yükselmesine neden olmaktadır.
Çocuk gelişim psikolojisinde belirtilen, sağlıklı birey gelişimi için yalnızca özgürlük alanının değil, aynı zamanda tutarlı ve öngörülebilir sınırların da temel bir ihtiyaç olduğunun ihmal edildiğini görmekteyiz.

Sonuçta ortaya çıkan şey ise özgür bireyler değil, sınır tanımakta zorlanan çocuklar oluyor.

Aslında çocuğun davranışı, onun doğasından çok içinde büyüdüğü çerçevenin bir yansımasıdır. Büyüme ortamında; çerçeve yoksa yön de yoktur. Yönün olmadığı yerde ise çocuk, kendi dürtülerinin rehberliğine bırakılır.

Özellikle dürtü kontrolünün zayıf olduğu durumlarda, ani ve sonuç odaklı düşünmeden yapılan davranışların risk oluşturabileceği; bu nedenle de tutarlı ebeveyn tutumlarının davranış gelişiminde belirleyici bir rol oynadığı kabul edilmektedir.

Aslında sınırlar, sadece kısıtlamak için değil, aynı zamanda çocuğa dünyayı anlamlandırabileceği bir yapı sunmak için vardır.

Bunun gözardı edildiği durumlarda olay: İlk bakışta “özgürlük” gibi görünse de aslında çocuğun en temel ihtiyacı olan özgüven duygusunu zedeler.

Günümüzün yanlış anlayışı; birçok yetişkinin, “hayır” demeyi bir tür sertlik, hatta duygusal zarar verme olarak algılamasıdır.

Oysa doğru zamanda, doğru şekilde konulan bir sınır: Çocuğun gelişiminde bir engel değil, aksine bir dayanak noktası olmasıdır. Sınır koymamak ise çocuğu korumak değil, onu belirsizliğin içine bırakmaktır.

En tehlikeli durum ise: Belirsizlik içinde büyüyen çocuğun, yalnızca kendini değil, başkalarının varlığını da göz ardı etmeye başlamasıdır.

Toplum içinde sıkça karşılaşılan bazı davranışlar bu yanlış anlayışın açık göstergesidir.

Başkasının eşyasına zarar vermeyi oyun zanneden, ortak alanları hoyratça kullanan, uyarıya tepki vermeyerek benlik duygusu ile büyüyen çocuklarda ….. Bu tabloyu yalnızca çocukların davranışlarıyla açıklamak mümkün değildir.

Asıl mesele, bu davranışlara karşı sessiz kalan, hatta çoğu zaman meşrulaştıran yetişkin tutumudur.

Aslında çocuk merkezli olmak, çocuğu merkeze alıp dünyayı onun etrafında döndürmek değildir.

Aksine, onu gerçek dünyanın kurallarıyla tanıştırmak, başkalarının haklarını gözetmeyi öğretmek ve kendi sınırlarını fark etmesini sağlamaktır.

Ebeveynlik, yalnızca sevgi göstermekten ibaret değildir. Sevgi, yön göstermediğinde eksik kalır. Sorumluluk duygusu kazandırılmadan verilen özgürlük, çocuğa güç değil, kontrolsüzlük kazandırır. Bu da uzun vadede hem bireyin kendisi hem de içinde yaşadığı toplum için ciddi uyum sorunları doğurur.

Unutulmaması gereken basit bir gerçek var: Özgürlük; istediğini yapmak değil, yaptığının sonuçlarını anlayarak hareket edebilmektir. Çocuklar söyleneni değil, gördüklerini öğrenir. Eğer bir çocuk, davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmiyorsa; eğer sınır ihlalleri karşısında bir yaptırım görmüyorsa, öğrendiği şey sorumluluk değil, sorumsuzluktur.

Bu yüzden asıl mesele çocuk değildir. Mesele, sınır koymayı ihmal eden, rehberlik etmeyi erteleyen ve en önemlisi kendi tutumlarını sorgulamaktan kaçınan yetişkinliktir.
(Devamı Yarın)