Modern Dünyada İnsan ve Sanatın Sığınağı

Bugün dünya büyük bir kargaşanın içinde yaşıyor. Herkes konuşuyor; fakat çok az insan gerçekten birbirini duyabiliyor. Şehirler büyüyor, teknolojiler gelişiyor, makineler hızlanıyor; fakat insan ruhu aynı hızla yoruluyor. Modern çağ, insana konfor sundu belki; ama ruhuna aynı ölçüde derinlik katamadı. İnsan artık her şeye sahip olmaya çalışırken kendisini kaybetmeye başladı.

İşte tam da bu yüzden sanat hâlâ insanlığın son sığınağıdır. Çünkü sanat, insanın kendi içine tuttuğu aynadır. Bütün maskeler düştüğünde geriye kalan yüzüdür.

Bir toplumun ruhunu anlamak istiyorsanız yalnızca tarih kitaplarına bakmayın. Şairlerini okuyun. Türkülerini dinleyin. Ressamlarının renklerine bakın. Çünkü toplumların gerçek hafızası çoğu zaman sanatın içinde saklıdır. Tarih bize savaşları anlatır; sanat ise insanların o savaşlarda nasıl kırıldığını...

Bugün insanlık görünürde birbirine çok yakın; ama ruhen birbirinden kilometrelerce uzak. Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin sesini bilmiyor. Aynı sofraya oturan insanlar birbirinin yalnızlığını görmüyor. Herkes kendi içine çekilmiş durumda. Ve belki de çağımızın en büyük trajedisi tam burada başlıyor: İnsan artık kendi ruhunun sokaklarında bile yabancı gibi dolaşıyor.

Eskiden insanlar mahalleleriyle, türküsüyle, sesiyle, kokusuyla yaşardı. Şimdi aynı şehirlerde milyonlarca insan birbirine değmeden geçip gidiyor. Beton büyüyor; insan küçülüyor. İnsan çoğaldıkça insanlık eksiliyor.

Şiir mesela...

Şiir yalnızca kelimelerin yan yana gelişi değildir. Şiir, insanın kendi içine doğru yaptığı uzun bir yolculuktur. Bir şair bazen tek bir dizeyi yazabilmek için yıllarca yaşamak zorunda kalır. Çünkü gerçek şiir masa başında değil; hayatın içinde, acının tam ortasında, insanın kırıldığı yerlerde doğar.

Il Postino filminden bir replik:

— Neden şiirlerimi çalıp sevgiline kendi şiirlerinmiş gibi okudun, Postacı?

— Üstad, şiir yazanın değil, ihtiyacı olanındır.
Benim o şiirlere ihtiyacım vardı.

(Pablo Neruda'ya atfedilen söz)

Not:” Kimliksiz Sokaklar şiir kitabımdan alıntıdır.”

Bugün sosyal medya çağında şiir de hızla tüketiliyor. İnsanlar şiiri hissetmeden okuyor. Bazı dizeler vardır; yıllarca insanın içinde sessizce bekler. Sonra bir gece vakti gelir, omzuna dokunur.

Müzik de böyledir.

Bazı şarkılar insanı çocukluğuna götürür. Unutulduğunu sandığın bir sokağı, eski bir pencereyi, yağmurlu bir akşamı yeniden hatırlatır. Çünkü müzik yalnız kulağa değil, hafızaya da seslenir.

Bir bağlama sesi duyarsın; Anadolu'nun yoksulluğu geçer içinden.
Bir keman sesi duyarsın; yıllardır sakladığın bir yalnızlık oturur içine.
Bir piyano notasında eski bir aşk yeniden yürür odanın içinde.

Çünkü sanat, insanın unuttuğu tarafını yeniden hatırlatır.

Belki de bu yüzden insanlar en zor zamanlarında sanata sığınır. Savaşlarda şiir yazılır. Hapishanelerde türküler söylenir. Hüzünlenen insanlar şarkılar dinler. Çünkü sanat, insanın karanlığa karşı yaktığı en eski ışıktır.

Bugün sanatın da ciddi bir sınavdan geçtiğini düşünüyorum. Çünkü artık birçok şey ruh için değil, görünür olmak için yapılıyor. Şarkılar kalıcı olmak yerine hızlı tüketilmek için üretiliyor. Şiirler hissedilmek yerine paylaşılmak için yazılıyor. İnsanlar artık sanatın derinliğinden çok görüntüsüne bakıyor.

Oysa gerçek sanat gösterişli değil, samimidir.

Sabahattin Ali’nin , Nazım Hikmet’in şiirleri hâlâ insanın içine işliyorsa bunun nedeni yalnızca edebî güçleri değil, hakikate dokunmalarıdır. Ahmet Kaya’nın, Zeki Müren’in ve Neşet Ertaş’ın şarkıları yıllar geçmesine rağmen hâlâ milyonların yüreğinde yankılanıyorsa bunun sebebi içindeki kırılmamış insan sesidir.

Çünkü samimiyet eskimez. Sanat biraz da insan kalabilme mücadelesidir.

Şiir okumayan toplumların dili sertleşir. Müzikten uzak kalan ruhlar kurur.
Kitaplardan uzak büyüyen kuşaklar düşünmeyi değil, yalnızca tüketmeyi öğrenir.

Ve insan, kendi içindeki çocuğu kaybetmeye başladığında aslında hayatla olan en sahici bağını da kaybetmeye başlar.

Belki bu yüzden bazen insan, bütün bu sahte kalabalıklardan uzaklaşıp kendi özüne dönmek ister. Gürültüden kaçmak... Samimiyete sığınmak... Yeniden insan kalabilmek...

Ve belki bu yüzden hâlâ içimizde küçücük bir çocuk, eski sokakları arıyor.

Çünkü insan bazen en çok, kaybettiği masumiyeti özlüyor.

Belki de hayat dediğimiz şey, o kaybolan sesi yeniden bulmaya çalışmaktır. Bir şiirde... Bir şarkıda... Eski bir çocukluk anısında...

Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değildir. Aynı zamanda anlam arayan bir yolcudur.

Ve sanat, o uzun yolculukta insan ruhunun elinden tutan son ışıktır.

Hadi Kalk!

Hadi kalk,
gidelim artık!
Sahte
gülücüklerin olduğu,
insanlık kokan
bu kentten...

Paslı
yağ tenekelerinde
rengârenk çiçeklerin
açtığı
dağ köyümüze.

Doğduğumuz
o sokakta,
her kapıda
sevgiyle saçlarını
okşasınlar yine
tezek kokan
o tertemiz insanlar.

Sen
top oyna yine,
gol yiyince
oturup ağla;
ben
kahkahalarla güleyim sana.

Uçurtman
telefon tellerine takılsın.
Sen
yine oturup ağla.

Ben
kahkahalarla güleyim sana;

Derdin bu olsun
en fazla!

Hadi kalk,
gidelim artık!
Biliyorum,
ikimiz de
çok yorulduk...
İçimdeki çocuk...