Milano-Cortina Olimpiyatının Kapanış Töreni de tıpkı açılışı gibi müziksel bir şölen içerdi. Bu sefer mekân da mühim bir rol oynadı. Gece karanlığında aydınlatılan Verona antik arenası tüm izleyenlerin ilgisini çekti. Verona her yaz opera festivaline ev sahipliği yapar ve o biletler için de hatırı sayılır rakamlar ödenir. Kapanış töreninde yine Verona’nın akustiğine şahit olduk. Bu sefer yaz sıcağının altında müzikal melodiler yerine kış serinliğinde tatlı aryalar ve klasik İtalyan şarkıları ile kulaklarımız coştu.
Olimpiyatın son iki gününü çıplak gözle şahitliğini yaptığımdan konuşmalara önem verdim. Hiçbir organizasyon bu tıp küresel faaliyetlerde eksikliklerden, noksanlıklardan bahsetmez ve gelecek dört sene çok çabuk geçsin diye temennilerde bulunulur ki bu mutlu iki hafta tekrar yaşanabilsin diye. Aslında genel olarak Milano-Cortina başarılı bir şekilde dünyaya sunuldu. İtalyan tasarımı oyunları da gayet güzel tasarladı ve ikna edici bir şekilde uluslararası televizyon izleyicilerine sevdirdi. Bu kadarı doğru. Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekir. Ama.
Milano da neredeyse nereye baksanız beş halkalı olimpiyat logosu ile 2026 ambleminden kaçmanız mümkün değildi: yer üstünde ve yer altında her yerde size sunuluyor. Haklı olarak İtalyan hükümeti ve Milano Belediyesi ev sahipliğini yaptığını tüm halkına ve ziyaretçilerine duyurmak istiyor. Ve de kusursuz hedefini tutturduğunu söyleyebiliriz.
Bu kadar reklamı yapılan bir şeyin de elbette bir planı, programı, organizasyonu olmaz mı? Elbette olur. İki haftalığına tüm dünyaya şehri ve ülkeyi tanıtmak için altın değerinde bir fırsat. Bütün dünya medyası olimpiyat şehrinin emrinde, adeta avucuna bakıyor. Geleneksel değerler ve tiplemeler medyada tekrar takipçilerine sunuluyor.
İtalya denince akla kültür, moda, tarih, mimari ve mutfak geliyor. Hepsi olumlu. Olumsuzluk yok mu? Olmaz olur mu? Başta belki kötü organizasyonu konumlandırabiliriz. İtalya hiçbir zaman örnek planlama ve iyi organizasyon yapan bir ülke olarak görülmedi. İşlerin yavaş ve eksik yapıldığına dair bu olimpiyat da buna bir örnek daha ekledi: Ulaşım. İletişim konusunda muhteşem reklam yapabilen İtalya iki ev sahibi şehir arasında ulaşım sağlamakta gülünç duruma düştü.
İletişim sadece reklam panosu, dijital medyada oynatılan videolar değil elbette. En basiti yazma ve konuşma. Milano Merkez tren garında İngilizce bilen görevli birine rastlamak için elinizde şanslı bir piyango bileti olması gerekiyor. İster polisi ister askeri ister veznecisi ister turizm görevlisi hiç kimse İngilizceyi yabancı dil olarak öğrenmemiş. Bir avuç bilen ise olimpiyat ulaşımından bihaber. Olimpiyat Bilgi Merkezi’nin yerini bilen yok. Direk Cortina'ya otobüs var diye tüm garın etrafı tavaf ettirildikten sonra şans eseri bir kapı arkasında olimpiyat üniformalı bir genci görmesem ilk Kış Olimpiyat izleme hayalim aynen hayal olarak kalacaktı.
Cortina'ya otobüsün var olduğunu duyunca haksızlık yaptığınızı düşünüyorsunuz. Doğru söylemişler ben yerini bulamadım. Ama öyle değil. Otobüs başka bir tren durağından seyircileri alıyormuş. Bilet alınması gerekir dendi. Daha ziyade biletler, zira iki aktarma ile üç tren ile varılıyor. Benim gibi öğleden sonraki müsabakaya biletiniz varsa yolculuk 5 saat ‘den fazla. Sabah 7'de trene biniyorsunuz. Aman durağı kaçırmayayım diye gözünüz kartal gibi. Nihayetinde üçüncü trenden indiniz otobüs bekleniyor. Geliyor gelmesine ama Cortina'ya gitmesi yaklaşık bir buçuk saat.
Cortina deyince aklınıza müsabakaların yapıldığı arena gelmesin. Bir meydanda indiriliyorsunuz. Hafiften Olimpik atletlere özenmiş gibi yarım saat dağa tırmanıyorsunuz. Herkesin gözü saatte. Acaba yetişir miyiz diye? Genç olanlar önde, yaşlılar çok gerilerde, kara basa çıka yol almaya çalışıyorlar. Tabii ki en hızlıları bile yetişemiyor. Oturur oturmaz neşe ile izlerken hemen heyecanlanıyorsunuz. Bunun karşınızda cereyan eden müsabaka ile maalesef ilgisi yok. Ya otobüsü kaçırırsam diye ciddi kuşkular içine giriyorsunuz. Dönüş saati belli değil. Siz gelin deniliyor. Varacağınız tren istasyonundan da Milano’ya tek sefer var. Kaçırırsanız vay halinize!
Dağ başında kalıp sonunu izleme ve madalya töreninde milli marş için mi ayağa kalkılmalı, yoksa, göreceğimi gördüm buna da şükür bu kadar yeter daha önümüzde çok yol var kaymadan düşmeden dağı inmek var, hava da soğumuştur diyerek usulünce sizin gibi ihtiyaçlı birkaç seyirci ile hemen arenayı terk ediyorsunuz. Hay aksilik, gelirken hava güzeldi ama karda hafiften bastırmıyor mu şimdi! Hızlı ve sert adımların aksine dikkatli sakin adımlarla otobüse varınca derin bir nefes. İnip trene de binince macerayı atlattım duygusuna haliyle kapılıyor insan. Telefondan mesajlar yazılıyor artık sadece 5 saatlik yolum kaldı gece yarısı Milano'ya varacağım diye, ufaktan ufaktan sevinip gece kendinize nasıl bir mükafat sunma seçeneklerinizi aklınızdan geçiriyorsunuz. Acaba açık bir lokanta bulur muyum: şöyle mükellef bir Milano risottosu yanında da bir bardak şarap da gayet güzel olur. Sıcacık bir çay, çorba da hiç fena olmaz diye hayal alemine dalıp gidiyor insan. Ta ki ikinci trene binmeye teşebbüs edene kadar.
Gardaki tablo rötar gösteriyor. Bu felaket. Öbür trene nasıl yetişilir? Hemen bir görevli aramasına soyunuyorsunuz. Aynı durumda başka bir seyirci de panik içinde. Amerikalı Jessica sabah Milano’dan Barselona'ya bileti var nasıl yetişeceğim diye kara kara düşünmekte. O saatte başka tren yok ve rötar da arttıkça artıyor. Duran bir trenin içine dalıp makiniste kadar çıkabilecek cürete sahip birisi olarak rica minnet ona soruyorsunuz. Bereket dil biliyor. Çok güzel. Ama verdiği haber fena. Tren kalkmış rötar yapan sizin tren değil. O saatte başka tren yok demenizin hiçbir getirisi yok olan olmuş tartışmanın hiçbir faydası yok. Sizin tren en son trendi. Saat daha 20.30. Venedik tren garına kadar geldiniz. Bir sonraki tren sabah 6 gibi. İki olimpiyat ev sahibi arasında akşam 8.30'dan sabah 6'ya kadar tren yok. Tabii ekspres falan hak getire. Yine ondan in buna bin ona razısınız ama yok ki ne yok.
İki kişi tren acentasında bereket birini bulup fikir danışıyorsunuz. Tavsiye makul. Otobüs ile Bologna’ya gidin, orada otobüs değiştirip sabah 4'te Milano’da olursunuz, Jessica da Barselona aktarmasına yetişir. İyi güzel de direk Venedik Milano otobüsü yok mu? Genç kız gülümsemekle yetiniyor. Sizde otobüs durağına Olimpik atlet gibi depar atıyorsunuz. Niye? Çünkü otobüs 5 dakika sonra kalkacak. Bir sonrası da, evet o da tren gibi, sabahın erken saatinde.
İki tane bilet bulup aldık diye seviniyorsunuz. Otogarda güzel bir çay sandviç belki Bologna olduğu için de lezzetli makarna bulurum diye düşünürken varınca makinelerde meyve suyu ve meşrubatla karşılaşıyorsunuz. Neyse buraya kadar geldik biraz laflarız bir buçuk saat geçer derken gözünüz tabelaya takılıyor.
İtalya’nın her yöresine hatta Avrupa’nın belli şehirlerine Cenevre, Münih’e otobüsler hareket ediyor. Hepsinde yeşil ışıklı yazılar var. Biri hariç. Hangi şehir diye sormaya herhalde gerek yok. Zaten hissettiniz. Mutlaka piyango bileti almalıyım diye kendinizi avutuyorsunuz. Ne olacak kırk dakika o da geçer. Geçer geçmesine de otogarda kapalı bir yer yok. Oturacak da küçücük bir oda o da tamamı ile dolu. Bereket yağmur yok soğuk değilmiş gece yarısı diye yine avunuyorsunuz. Ayakta hayat hikayeleri anlatılıyor şanssızlık bu kadar mı olur diye sorgulamalar derken yine gözler tabelada. Yine rötar var. Açıklama yok. Normal kalkış saati 12.30 çoktan hareket etmesi gerekirdi. Saat olmuş 01.30 ve kalkış saati diye 03.00 yazıyor.
Tabii ciddi moral bozukluğu. Ama güzel haber var. Bekleme odasından iki kişi çıktı. Yine sporculuk ruhu sizi tetikleyip fethediyor ve ikiniz de jet hızı ile o odanın içerisine banka ve sıcaklığa kavuşuyorsunuz. Oturunca ayaklarınız dizleriniz bacaklarınız size sitem ediyor. Ama her şey sıra ile. İpi göğüsleyen ciğeriniz ve burnunuz. Evet oda sıcak ama sıcaklığı havasızlıktan. Tabir-i caiz ise evlere şenlik bir aroma var. Ayakkabılardan kurtulmuş saatlerce yerde yatanların yakınında ve sizin tam yanınızdaki koltukta şimendifer lokomotifi gibi horlayan ter içinde aksakalın tutturduğu tempo ile uğraşıyorsunuz. Aman kulağım aman burnum aman bacaklarım derken kurtarıcı geliyor. Cebinizde kefen parasından daha kıymetli kitabınız. Çıkarıp kör ışıkta okumaya başlıyor kalemle satır altlarını çizmeye başlayıp kendinizden geçiyorsunuz.
Eh, hadi saat 3 oldu diye odadan çıkıp tabelaya bakıyorsunuz. Şok! Bu kadar da olmaz yani. Şimdi 3.40 diyor. Daha fazla bu odaya dayanılmaz. Mecburen ikiniz orayı terk edip iyice soğumuş gece karanlığına bürünüyorsunuz. Artık bu son olsun derken yine de Bologna tren saatlerine bakılıyor. Ne olursa olsun 6'da tren var. En kötü ihtimal ona binilir. Dün sabah 6'da hareket ettik 24 saat sonra dönüşe başlarız diyorsunuz.
3.40'da otobüs geliyor o konforlu koltuğa oturur oturmaz acaba burada nasıl uyunulur diye düşünen siz bebekler gibi mışıl mışıl uykuya dalıyor ve rüyalar görüyorsunuz. Gerçekle alakası olmadığı için onlar rüya, halbuki son 24 saat tam bir kâbus. Şafak sökmuş sabah 7 olmuş. Birkaç saatlik can arkadaşınızla vedalaştıktan sonra – ki zavallı yeni uçak bileti alıp can havli ile havaalanına koşuyor- siz pazar sabahı metroya biniyorsunuz. Karşınızda yorgun argın neşeli gençler. Geceyi güzel geçirdikleri belli. Bir de size sorsunlar. Sabah 8'de yatağa girdiğinizde yatak odasının zifiri karanlığına büründüğünden eminsiniz. Hiçbir ışık sizi rahatsız etmeyecek, güzel bir uykuyu hak ettiniz. Fiyatını peşin ödediniz, daha ziyade İtalyan ulaşım şebekesi size ödetti.
Evet olimpiyat bir hedef bir ideal bir rüya. Maalesef Milano dünyanın dört bir yanından gelip görmek için yanıp tutuşanlar için hiç de olumlu bir anı bırakmıyor. 2030’da Fransız Alp dağlarını düşünürken insanın içi ister istemez ürperiyor….