Mciğa Dağı ve Kalesi…

Mciğa Dağı ve Mciğa Kalesi, Rize’nin Pazar ilçesinin sınırları içinde yer alan ve çocukluğumun unutulmaz yüksek, yeşil ve görkemli yerlerinden biri. Denizden yüksekliği yaklaşık 400 metre olan Mciğa Dağı’nın büyük haritalarda yer alabilecek kadar özel niteliği yok.

13. veya 14. yüzyılda Trabzon Rum İmparatorluğu veya Cenevizlilerin, haberleşme, gözetleme ve savunma amacı ile yaptıkları söylenen küçük kalenin 2018 yılında başlayan onarım çalışmaları tamamlanarak 29 Ekim 2023 tarihinde ziyarete açıldı. Ancak, tarihsel yapıların çoğunda olduğu gibi doğallığı korunamadı

Mciğa Kalesi, Lamgo (Yücehisar), Apso (Suçatı) ve Ğulvat (Şentepe) köylerine oldukça yakın bir konumda.

Kale’nin Lazca yazılışı “Lamgoşi Mciğa (Ciha) şeklinde. Lamgo’nun Mciğası anlamına geliyor.

Apso (Suçatı) köyünde geçen çocukluğumda, aile ve köy büyüklerinin dağın ve kalenin adının Mciğa olarak kullandıklarını yaşadım. Çocukluğumda, her gece dağdan ve kaleden gelen çakal sesleri artık yok. Çünkü, doğaya, dağlara ve ormanlara yapılan binalar, evler, yollar ve insan müdahaleleri, o yerlerin asıl sahipleri olan hayvanları göçe zorluyor veya yok ediyor. Mciğa Dağı ve Kalesi de elbette doğanın ve insanın iyiye kullanılmayan gücünden olumsuz etkilendi, doğal niteliğini kaybetti. Yeşillikler içinde kalan, karlı ve yağmurlu yaşanan yüzlerce yıldan sonra yine de varlığını koruyan tarihsel yapı, doğada yaşayan hayvanlara artık barınak olamıyor. Nedeni insan.

Mciğa ismi, yıllar önce Ciha olarak kayıtlara geçti. Ciha adı, Dağın ve Kalenin tarihsel geçmişine bence uygun değil. Ciha değil, M harfi kullanılmadan Ciğa ismine karar verilseydi, tarihe, harcanan yıllara ve emeklere daha yakışırdı.

Yaşadıkça, Ciha değil, Mciğa adını kullanmayı, Ciha’yı parantez içine almayı sürdüreceğim.

5 Haziran 2026 tarihinde, Mardin’in Kızıltepe ilçesinden gelen ve yeğeninim Irmak Sümer’in gelin olarak gittiği Özgün ailesi ve kardeşlerimle birlikte Mciğa (Ciha) Kalesine yaptığımız ziyarette, sosyal tesislerinin hazır ve çevre düzenlemesinin de tamamlanmak üzere olduğunu gördüm.

Önceki yazımda, Sümela Manastırı’nın doğallığının yitirildiğini yazmıştım. Mciğa Kalesi de doğallığı yitirilen tarihsel yapılar arasında.

Doğallığı yitirilerek onarılan böyle yapıları gördüğümde, önceki Kültür ve Turizm Bakanlarından (1997-2002) ve Mersin milletvekillerinden İstemihan Talay’a, tarihsel yapıların, bulundukları şekilde, hiçbir ek yapılmadan, doğallıkları bozulmadan koruma altına alınmasını önerdiğim bir görüşmeyi anımsıyorum.

Bugün de aynı öneriyi, Kültür ve Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy’a yapıyorum.

Sonsöz Gazetesi ve Sonsöz internet Haber Sitesindeki yazılarımda gerek duyduğum kadar sıklıkta, Türkiye’nin kırsal ve kentsel her yerinin, halkın önemli bir kesimi tarafından küllük ve çöplük olarak kullanıldığını yazıyorum, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere tüm kamu kuruluşlarını, muhtarlıklar dahil yerel yönetimleri, Yüksek Öğretim Kurulunu (YÖK), Diyanet İşleri Başkanlığını, odaları, baroları, birlikleri, tüm demokratik kitle örgütlerini, yazılı, görüntülü, sesli ve sosyal medya organlarını, bu alanda duyarlı olmaya, görevlerini yapmaya ve katkıda bulunmaya davet ediyorum.

Yanıt yok, tık yok, olumlu bir değişim yok. Kimlerde olumlu değişim yok? Kadın-erkek ayırımı yapmadan belirtiyorum, çocuk, genç, ileri yaşlı insanlarda, örgütlerde, kamu kurum ve kuruluşlarında. Çok yazık diyorum.

Her geçen gün, Türkiye’nin kentsel ve kırsal yörelerinde, küllük ve çöplük olan alanlar genişliyor. Bu alanların sağlığa, ekonomiye ve toplumsal huzursuzluğa olumsuz katkıları ise ölçülemeyecek kadar fazla kanımca.

Bugünün kuşakları tarihe, emeklere ve güzelliklere kıyımı, bir anlamda ihaneti bırakmalı, Dünya’yı yerin üstündeki cehennem olmak yolundan döndürmeli, bireysel dahil silahlanmaya, savaşlara, kan ve gözyaşına son vermeli, yerin üstünü, insanı, hayvanı ve doğası ile yaşanabilecek bir cennet haline getirmelidir.

Haydi, her yerde ve her zaman kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde, haydi…

Özgün Ailesinin kızlarından biri olan Hayrünisa Özgün’ün çektiği fotoğrafta, soldan; Aysima Özgün, anne Nurcan Özgün, Nuran Sümer, baba Mustafa Özgün, Çetin Sümer, Nurcan Sümer, Güner Sümer, Rıza Sümer, Davut Özgün, Irmak (Sümer) Özgün.

.