Sevgili Okurlar,
Son derece sisli, puslu ve karanlık günlerden, karanlık bir yazı ile karşınıza geldim. Kayıplarımız büyük. Acı var, hüzün var, yas var. Ben kısacık yazımda ancak iki cana değinebileceğim. Kalp taşıyan her vicdan ve merhamet sahibi vatandaşımıza kayıplarımız için baş sağlığı diliyorum.
Biri siyah boncuk gözlü, biri okyanus mavi. Biri sokakta hayat mücadelesi veren mahallelinin göz bebeği bir can, öteki ev halkının yüzüne bakmaya kıyamadığı yakışıklı prensi. Biri dövülerek öldürüldü, öteki bıçaklanarak. İkisinin de o talihsiz ortak noktası “sebepsiz şiddet kurbanı masumlar” oluşları idi. Kelimeler düğüm düğüm. Acılar, yalnızca kalbi olanlar için çöldeki kadar kavurucu.
Matmazel. Mahallelinin göz bebeği. Herkesin sevdiği, baktığı bir can. Semtin rengi, sevgisi, enerjisi. Sokakta yaşayan bir köpek düşünün ki, ismi mahalle sakinleri tarafından konulan Matmazel olsun. Yazın sıcağında, kışın soğuğunda dışarda hayat mücadelesi veren bir köpeğin ancak bu kadar güzel ismi olabilirdi. Huyu suyuyla öyle güzel, öyle mülayim, öyle tatlı bir can ki, sevmeye de bakmaya da doyamaz insan. Ancak bu güzel özellikler ne yazık ki onu mezara koyanlar için bir araç oldu düşünebiliyor musunuz? Böylesine erdemli özellikleri yüzünden şiddete maruz kaldığında kaçamadı o can, ısıramadı bu hainliği yapanları, kendini savunamadı kötülük karşısında! Yalnızca soğukta sığınabileceği o metroya girmişti. İstediği tek şey ısınmaktı. Yemek bile değildi. Öyle ki kimseyi rahatsız etmezdi o. Usulca bir köşede uyumak istedi, bu dondurucu soğukta, insanların bile dayanamadığı bu ayazda yalnızca azıcık da olsa buz gibi beton zeminde oturmak istedi. Yaşamak istedi yaşamak! Kimseden ekmek su istemedi! Yalnızca hayatta kalmak için birazcık ısınmak istedi. Ama türü bilinmeyen canlılar gelip onu öldüresiye dövdü işkence etti. Öyle ki bu güzel can, kaçamadı bile. Yürüyen merdivenlere doğru zorla sürüldü, orada sıkıştı yılların yükünü taşıyan minicik parmakları. Matmazel sokakta yaşayan bir candı. Uzmanların raporları dövülerek öldürüldüğünü gösteriyordu. Hiçbir suçu günahı yokken şiddet mağduru oldu. İnsanların bile evlerinde ısınamadığı buz gibi kara kışta, sırf kapalı bir çatı altında birazcık uyuyamasın diye, kendi içlerindeki şeytanlığı beslemek isteyenler tarafından canice dövülerek öldürüldü. Kamu vicdanı ayağa kalktı. Onun için herkes tek bir ağız oldu. Bu caniliği yapanların işten çıkarılmaları değil en ağır cezayı almaları isteniyor, hiçbir ceza ne yazık ki bu güzel canı geri getirmeyecek olsa da.
Atlas. Melek yüzlü, daha hayatının baharında gencecik bir delikanlı. “Neden baktın, ne bakıyorsun” kurbanı bir genç evlat. Ailesinin biricik oğlu, arkadaşlarının “biz çirkin çocuklarız. Bizim en yakışıklımız Atlas’tı, onu da toprak aldı” dedikleri bir güzel can parçası. Nasıl bir şiddet, nasıl bir vahşettir ki, gencecik evlatlar “yan bakma” kavgası çıkarabiliyor, tereddüt etmeden bıçak çekebiliyor, karşıdakini öldürebiliyor. Akıl almaz bir durum. Yalnızca birkaç cümle ile oluşan; nasıl bir kin, nasıl bir öfke, nasıl bir şiddet, nasıl bir vahşet? Anlamak mümkün değil. İnsan olsun, hayvan olsun; bu şekilde şiddet ve vahşetle kaybettiğimiz canların isimlerini burada tek tek yazmak mümkün değil, zira liste çok uzun ve defter çok kabarık. Tek kilit, o çok kutsal nokta: “Adalet.”
Daima sosyal medya yorumlarını okurum. Tüm yetkililere de naçizane tavsiyemdir. Bütün yorumları okumak değer sistemi içinde müthiş önem taşıyor. Kamu vicdanını ve isteğini, tüm yelpazeyi orada çok net görürsünüz. Tüm yorumları okuyarak düşünüp analiz etmek, kamuya anket yapmadan nabzı tutmanın önemli bir yolu olur. Hepsini tek tek okumak, hepsini tek tek düşünmek gereklidir. Hele hele önemli bir mevkide iseniz. Zira düzlükte var olabilmenin ve orada kalabilmenin yolu kamu vicdanını anlamaktan ve kamunun nabzını tutabilmekten geçer. Ve kapanışı o çok değerli ve benim de çok sevdiğim söz ile yapmak isterim; “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
Şiddetsiz bir toplum hayaliyle…