“MASUMİYET MÜZESİ” NEDEN TARTIŞILIYOR ?

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından uyarlanan “Masumiyet Müzesi”, Netflix’te yayınlanmasının ardından kısa sürede platformun en çok izlenen yapımları arasına girdi.

Ancak dizi yalnızca edebi bir eserin ekrana taşınmasıyla değil, Türk televizyon tarihinde pek rastlanmayan cesur sevişme sahneleriyle de yoğun tartışmaların odağına yerleşti.

Tartışmaların merkezinde, anlatının kendisinden ziyade açık ve sınırları zorlayan sevişme sahneleri yer aldı.

Kimileri bu sahneleri “estetik bir gerçekçilik” olarak değerlendirirken, kimileri ise “gereksiz cesaret” olarak nitelendirdi.

Fakat görünen o ki, yapımın asıl gücü yalnızca bu sahnelerde değil; dönemi, sınıf çatışmalarını ve bireysel takıntıları derinlikli biçimde ele alışında saklı.

Dizi, 1970’lerin İstanbul’unda geçiyor. Ancak bu yalnızca bir zaman aralığı değil; aynı zamanda bir ruh hali. Nişantaşı’nın kristal avizeleri, ağır perdeleri ve şık akşam yemekleri Batılılaşma arzusunun vitrini olarak sunulurken, arka sokaklar ve gecekondular başka bir Türkiye’yi temsil ediyor. Kostüm ve dekor kadar, karakterlerin davranış kalıpları da dönemi kuruyor.

Başrolleri Kemal (Selahattin Paşalı) ve Füsun (Eylül Lize Kandemir) paylaşıyor. Her iki oyuncu da performanslarıyla karakterlerin iç dünyasını başarıyla yansıtıyor. Özellikle Selahattin Paşalı’nın Kemal’e kattığı kırılganlık ve takıntı dozu, karakteri tek boyutlu bir “zengin çapkın” olmaktan çıkarıp trajik bir figüre dönüştürüyor.

Kemal’in hikâyesi, Türk sinemasında sıkça karşılaştığımız bir motifle başlıyor: Fabrikatörün yakışıklı ve ayrıcalıklı oğlu ile alt sınıftan, hayata tutunmaya çalışan genç bir kızın aşkı. Ancak “Masumiyet Müzesi”, bu klişeyi yüzeysel bir melodrama dönüştürmüyor; aksine sınıf, arzu, utanç ve sahip olma kavramları üzerinden daha derin bir sorgulama yapıyor.

Füsun karakteri, alışıldık “mağdur kadın” tipinin ötesine geçiyor. Kamera çoğu zaman onun yüzünde kalıyor; çünkü hikâye büyük ölçüde onun bakışında yazılıyor. Suskunluğu bir boşluk değil, bilinçli bir geri çekilme olarak okunabilir. Eylül Lize Kandemir’in performansı, bu inceliği seyirciye geçiriyor.

Füsun’un ailesi de hikâyeye güçlü bir sosyolojik katman ekliyor. Özellikle anne rolünde Gülçin Kültür Şahin, alt sınıfın umut ve korku arasındaki gelgitini başarıyla yansıtıyor. Kızının “yükselmesini” istiyor ama bu yükselişin bedelini de sezebiliyor.

Kemal’in nişanlısını canlandıran Oya Unustası ise dönemin üst tabaka yüzünü temsil ediyor: zarif, kontrollü ve sınıfsal olarak güvenli. Onun varlığı, Füsun’un kırılganlığını daha da belirginleştiriyor. Böylece aşk üçgeni yalnızca romantik bir çatışma değil, aynı zamanda bir sınıf çatışmasına dönüşüyor.

Orhan Pamuk, T24’te Murat Sabuncu’ya verdiği röportajda, diziyi izleyenlerin kendisine yönelttiği eleştirilerden söz ediyor ve “Ben Kemal değilim” diyerek karakterle arasına mesafe koyuyor. Orhan Pamuk’a göre “Masumiyet Müzesi”’nin temel hikâyesi, “erkeklerin kadınları esir alan aşk anlayışı”dır.

Kemal’in aşkı, romantik bir bağlılıktan çok, takıntıya dönüşen bir sahip olma arzusudur. Sevdiği kadını özgür bırakmak yerine, hatıralar üzerinden dondurmak ister. Bu noktada dizi, izleyiciye rahatsız edici bir soru yöneltir: Aşk dediğimiz şey gerçekten karşılıklı bir bağ mı, yoksa bir tarafın diğerini esir aldığı bir illüzyon mu?

Pamuk’un kendi hayatıyla Kemal arasında kurduğu paralellikler de dikkat çekicidir. Yazar, Nişantaşı’nda büyümüş olmaları ve sınıfsal dışlanma deneyimleri üzerinden karakterle benzerlik kurarken, aynı zamanda edebiyat merakı ve politik duruşu nedeniyle kendi çevresinde yaşadığı yabancılaşmaya işaret eder.

Masumiyet Müzesi, Netflix’in küresel platformunda yaklaşık 200 ülkede aynı adla yayınlanarak Türkiye’nin kültürel anlatısını dünya izleyicisine taşıdı. Bu yönüyle dizi, yalnızca bir edebiyat uyarlaması değil; aynı zamanda Türkiye’nin 1970’lerine, sınıf yapısına ve duygusal dünyasına açılan bir pencere işlevi görüyor.

Tartışmalı sahneler bir yana bırakıldığında, dizi; aşk, takıntı, sınıf ve aidiyet ekseninde güçlü bir dramatik yapı sunuyor. En önemlisi de, izleyiciyi rahatsız etmekten çekinmiyor. Çünkü gerçek sanat, çoğu zaman konfor alanını bozduğu ölçüde kalıcı olur.

” Masumiyet Müzesi”, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; geçmişin izleriyle örülmüş, sınıfın ve arzunun gölgesinde şekillenmiş bir Türkiye panoramasıdır. Tartışmalar geçici olabilir, ancak anlattığı hikâye ve bıraktığı sorular uzun süre gündemde kalacağa benziyor.