Herkesin bilmesi gereken asli gerçek şudur; Lozan anlaşması ile bağımsız ve egemen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu tüm dünya tarafından kabul edilmiştir.
Bu anlaşma esas olarak sadece Kurtuluş savaşını bitiren bir anlaşma değil aynı zamanda 1. Dünya savaşını da sona erdiren son anlaşmadır.
Türkiye bu anlaşmaya eşit ve egemen bir devlet olarak oturmuş, bu anlaşma ile başta toprak, borçlar, kapitülasyonlar, kabotaj ve benzeri Osmanlı’dan miras kalan bir çok karmaşık ve ciddi sorun çözülmüştür.
Bütün bu nitelikleri ile Lozan anlaşması, Anadolu coğrafyasında 2. Dünya savaşı koşullarında bile bozulmayan uzun ve kalıcı bir barış dönemi doğuran büyük bir diplomasi başarısıdır.
Lozan dendiğinde hemen hemen herkes salt toprak meselelerini düşünür, adaları falan konuşur oysa bu anlaşmanın ekonomik maddeleri toprak maddelerinden çok ama çok daha önemli ve yaşamsaldır, Lozan Anlaşması ile çözüme kavuşturulan önemli hususları kısaca özetleyeyim:
LOZAN’IN EKONOMİK MADDELERİ
Lozan’a hezimet diyerek yaklaşan bazı çevrelerin bu önemli anlaşmayı eleştirdiklerini çokça duymaktayız fakat dönemin şartları da dikkate alınarak bu anlaşma okunduğunda ne kadar büyük bir başarı olduğu, siperde süngü ile kazanılanın masada kalem ile zafere dönüştürüldüğü anlaşılacaktır. Başta Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere bu anlaşmanın imzalanmasında emeği geçen herkese teşekkür etmek minnet duymak gerekir.
Bu kadar önemli bir anlaşma olmasına rağmen Lozan anlaşması hakkında kamuoyunda çok fazla bir şey bilinmez...
Bakınız Lozan anlaşması Türkiye Cumhuriyetinin sadece siyasal bağımsızlığını kazandığı bir anlaşma değildir, bu anlaşma ile birlikte en az siyasi bağımsızlık kadar önemli olan ekonomik bağımsızlığımızı da kazanmış bulunmaktayız.
Bakınız Cumhuriyet kurulurken çözülmesi gereken en önemli sorun Osmanlı borçlarıydı. Bu borçların akıbeti Lozan’da en çok tartışma yaratan konulardan biri olmuştur. Osmanlıdan kalan dış borçlar bu anlaşma ile Osmanlı topraklarında kurulan ülkeler arasında paylaştırılmış ve Türkiye’nin payına düşen borçların ödenmesi bir ödeme planına bağlanmıştır.
Anlaşmaya göre Türkiye borçların yüzde 62’sini, 1912 sonrası aldığı borcun yüzde 73.59’unu ödemeyi kabul etti. Toplam borç 82 milyon 456 bin 337, faizleriyle birlikte 107 milyon 528 bin 461 altın liraya denk gelmekteydi.
1928’de Türkiye Cumhuriyeti, alacaklılarla (özellikle Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa devletleri) yeni bir anlaşma yaptı. Borçlar, daha uygun ödeme koşullarıyla yeniden yapılandırıldı. Ödemeler, Türk lirası cinsinden ve uzun vadeli taksitlerle düzenlendi. Bu anlaşma, Türkiye’nin ekonomik yükünü hafifletmek için faiz oranlarını düşürdü ve ödeme süresini uzattı. Borçların tamamı 1954 yılında kapatıldı.
Bu ödeme aslında yeni kurulmuş genç bir cumhuriyetin kalkınmasını epeyce sekteye uğratan bir ödemeydi ama o koşullarda bile ödendi bitti. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yoksulluğun önemli bir sebebi de bu borçların ödenmesi olduğu halde birçok kişi bu konuya hiç değinmeden kuruluş dönemindeki yoksulluktan şikâyet eder, cumhuriyet idaresini başarısız olmakla suçlar.
Ayrıca Lozan anlaşmasıyla 1555 yılında başlayan Osmanlı döneminde yabancılara verilen ve çok büyük ekonomik imtiyazlar sağlayan kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır.
Diğer yandan Osmanlı Devleti'nin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması'yla kaldırıldı ve böylece Türk karasularında ticaret yapma hakkı yabancılardan alınarak sadece Türklere bırakıldı. Türk gemilerine kendi sularında ticaret yapma hakkı geri verildi.
Belki de en önemli konu Osmanlı’nın borçlarının tahsili için kurulmuş bulunan Düyun-u Umumiye idaresinin tasfiyesidir. Bu da egemenlik haklarımız ve ekonomik bağımsızlığımız açısından son derecede önemli bir husustur. Sadece Reji idaresini ile Tütün Köylüsü arasında yaşanan ve 50 ila 60 bin arasında kişinin ölümü ile sonuçlanan Tütün Savaşlarını hatırlamak bile konunun öneminin anlaşılmasını sağlayacaktır.
Sonuç olarak Lozan anlaşmasını tüm Türk yurttaşları okumalı ve bilmelidir. Bu anlaşmayı okuduğumuz zaman Osmanlı devrinde ekonomik açıdan hangi kısıtlara tabi olduğumuz bu kısıtlamaların nasıl kaldırıldığı ve ekonomik bağımsızlığımızın nasıl kazanıldığı çok daha iyi bir şekilde anlaşılacaktır. Bu günkü kazanımlarımıza hangi noktadan geldiğimiz anlaşılmadan doğal olarak elimizdekilerin değerini bilmemiz, anlamamız pek mümkün olmayacaktır.
ADALAR MESELESİ
Lozan denilince hemen ortaya bir adalar tartışması gelir ve Lozan’ı imzalayanlar adaları neden almadı diye suçlanır ve hatta bunun üzerine bir sürü komplo teorisi de yazılır fakat gerçekler aslında hiç de öyle değildir!
Osmanlı Akdeniz ve Ege Denizlerinde Kıbrıs, Rodos, Girit ve 12 adalar gibi bir adaya hükmetmekteydi.
Fakat Birinci Dünya savaşı başladığında bu adalardan hiçbiri zaten fiilen Osmanlı’nın elinde değildi.
Üstelik mesele sadece bu adaların fiilen Osmanlı’nın elinde olmaması da değildir, 1. Dünya savaşının sonunda Osmanlı’nın imzalayarak kabul ettiği Sevr anlaşması ile bu adalar resmen de kaybetmişti.
Sevr’in 84. maddesiyle Gökçeada, Bozcaada, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, Taşoz, Bozbaba ve İpsara’yı Yunanistan’a, 122. maddesiyle de Meis ile On İki Ada’yı İtalya’ya bırakmıştır. Sevr Antlaşması’nın 132. Maddesiyle de Osmanlı zaten toptan diyebileceğimiz feragat hükmünü de kabul etmiştir
Sonuç olarak: Lozan’da fiilen elimizde olan hiç bir ada kaybedilmemiştir fakat Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları Lozan anlaşması sayesinde alınmıştır.
Ayrıca haksızlık da etmemek gerekir Lozan’ı imzalayanların emrinde bir donanma ve savaş gemisi falan da yoktur. Oysa bahse konu adaların kaybedildiği dönemde Osmanlının oldukça büyük bir donanması vardı amma ve lakin bu donanma Haliçte çürümeye terk edilmişti.
Bu noktada adaları asıl kaybeden Osmanlıyı suçlamayıp Cumhuriyete çemkirmek açıkça bir cehalet ya da kötü niyettir.
MUSUL KERKÜK MESELESİ
Birde Musul ve Kerkük’ün Lozan anlaşması ile kaybedildiği çok iddia edilir ki bu da doğru değildir, Musul ve Kerkük Lozan Antlaşması ile kaybedilmemiştir.
Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923), Musul meselesini çözüme kavuşturamamış ve bu konunun Türkiye ile Birleşik Krallık arasında ikili görüşmelerle dokuz ay içinde çözülmesi kararlaştırılmıştır. Ancak, bu görüşmelerde (Haliç Konferansı, 1924) anlaşma sağlanamayınca, konu Milletler Cemiyeti'ne taşınmıştır.
Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925'te Musul'un İngiliz mandası altındaki Irak'a bırakılmasına karar vermiştir. Bu karar, 5 Haziran 1926'da imzalanan Ankara Antlaşması ile kesinleşmiş ve Musul ile Kerkük, Irak sınırları içinde kalmıştır. Dolayısıyla, Musul ve Kerkük'ün kaybı Lozan Antlaşması'yla değil, sonraki süreçte Milletler Cemiyeti kararı ve Ankara Antlaşması ile gerçekleşmiştir.