Küçük şeylere neden artık sevinemiyoruz

Eskiden çok az şey yeterdi.

Bir dondurma, bir mesaj, birinin adımızı güzel söylemesi… Günün en iyi anı olabiliyordu. Şimdi daha fazlasına sahibiz belki ama o his yok. O basit mutluluk yok.

Ne değişti?

Büyüdük diyoruz ama aslında sadece yaş almadık. Yük aldık.
Hayatın içine girdikçe omzumuza eklenen şeyler arttı. Geçim derdi, gelecek kaygısı, “ne olacak bu işin sonu” sorusu…

Eskiden bir şey olurdu, sevinirdik. Şimdi bir şey oluyor, hemen arkasından “peki ya sonra” diye düşünüyoruz.
Sevinç bile yarım kalıyor.

Çünkü artık sadece kendi hayatımızı yaşamıyoruz.
Etrafımızda olan biteni de taşıyoruz. Ekonomi, siyaset, belirsizlik… Hepsi bir şekilde içimize sızıyor. Farkında olmadan bile ruh halimizi değiştiriyor.

Bir kahve içiyoruz mesela. Eskiden keyifti.
Şimdi fiyatını düşünüyoruz.

Bir plan yapıyoruz. Eskiden heyecandı.
Şimdi “iptal olur mu” diye başlıyoruz.

Gülmek bile biraz temkinli.
Sanki fazla gülersek bir şey ters gidecekmiş gibi.

Aslında sorun küçük şeylerin değersizleşmesi değil.
Bizim içimizin ağırlaşması.

İnsan içi doluyken sevinemiyor.
Kafası bu kadar doluyken, bu kadar yorgunken, o küçük mutlulukları hissedemiyor.

Bir de umutsuzluk var.
Eskiden yarın daha iyi olur diye düşünürdük. Şimdi çoğu kişi yarının ne getireceğini bile düşünmek istemiyor. Çünkü ihtimal bile yoruyor.

Belki de en çok bu aldı elimizden o hissi.
Umut.

Çünkü umut olmayınca, sevinç de uzun sürmüyor.

Ama yine de şunu fark ediyorum
O eski hissi tamamen kaybetmedik. Sadece üstünü örttük.
Yorgunlukla, kaygıyla, düşünmekten…

Bazen çok kısa anlarda geri geliyor.
Bir anda içten bir gülüşte, birinin samimiyetinde, hiç beklemediğin bir anda…

Demek ki hâlâ orada.

Belki de mesele, küçük şeylerin değişmesi değil.
Bizim biraz nefes almaya ihtiyacımız olması.

Biraz hafiflemeye.
Biraz umut etmeye.

Çünkü insan umut ettiği kadar yaşayabiliyor.