KIRMIZILI KADIN

Konya’nın Sultan’ı. Kırmızılı kadın. Sultan abla. Konya’da yaşayan bir mecnun, bir kırık kalp, bir güzel insan. Onu, yıllar önce hakkında yapılmış belgesel ve kısa filmlerden tanıdım. Sevdası uğruna yasın rengini kırmızı seçmiş bir kadın. Öyle hüzünlü, öyle içten, öyle kırık… Başka bir hayat hikayesi.

Mecnun: sevda yüzünden kendini yitirmiş bir kimse, deli, çılgın demektir. Ancak Allah bilir kim deli, kim veli… Kırmızılı kadın konuştuğu zaman anlamsız tek bir cümlesi yok. Yazdığı şiirlerdeki dizelerin “insan olanı” etkilememesine imkan yok.

Kıpkırmızı giyinen bir kadın. Kırmızılarla yaşayan, kırmızılarla hayatının kederlerini, pişmanlıklarını, acılarını, travmalarını kendince göğüslemeye çalışan bir kırık ruh. Konya’nın sıradan sokaklarında, o sıra dışı haliyle, tepeden tırnağa kırmızıyla hayata meydan okuyan bir direnişçi. Sabote edilmiş hayatının direnişçisi, başkaldıranı, komutanı. Bir güzel insan…

Goethe der ki, “dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir.” Ne kadar da gerçek onun bu sözü. Konya’nın Sultan ablası, daha küçücükken evleniyor ama çocuğu olmadığı gerekçesiyle eşi Ramazan kendisinden boşanıyor, başka bir kadınla evleniyor. Evlendiği karısı çok güzel olduğu, kırmızı giydiği ve kendisine de çok yakıştığı için Sultan da kendisinden ayrılan eşi ona dönsün diye hep kırmızı giymeye başlıyor. Olur da bir gün geri gelir, kendisini bulur, onu sever diye. Kalp taşıyan bir kimsenin etkilenmemesinin mümkün olmadığı öyle acı bir hayat hikayesi ki... Saf sevgiyle, büyük sadakatle seven Sultan’ın aşkı da, hikayesi de, ömrü de yarım kalıyor. İte kaka günlerini geçirdiği zamanları bir ömre dönüşüyor. Ramazan ise hayatına bakıyor. Arkasını dönüp kolayca çekip gidiyor. Evlendiği kadından bir oğlu oluyor. Ramazan’ın elinde etten kemikten bir oğlan, Sultan’ın elinde ise oyuncak bebek kalıyor. Genç, mutlu, gülen fotoğraflarından geriye enkaza dönüşen bir Sultan kalıyor.

Biz siyahı matemin rengi bilirdik. Meğerse yasın rengi kırmızıymış. Yas tutan koskoca bir ömür kırmızı ile geçip, yitip tükenmiş. Yıllar yılları kovalarken belki döner, belki sever diye beklemiş. Elleri bomboş kalmış. Öyle bir acı. Bir insanın hayatı ile oynamak işte bu kadar kolaymış. İnsan doğmak kolay da, insan olmak zormuş! Seven bir insanın hayalleriyle, umutlarıyla, sevgisi ile, aşkı ile, geleceği ile, ömrü ile oynamak işte bu kadar basitmiş. Kırmızılı kadın, tek kişilik başrol oyununu sergilediği bu acımasız hayat sahnesinde bize hayatın tüm yüzlerini gösteriyor. Sevgi, aşk, masumiyet ve sadakat yenemiyor bencilliği, egoistliği, merhametsizliği, acımasızlığı, hainliği. Sultan, hayatını tek bir adamın avuçlarına bırakıyor. O avuçlar o hayatı kırıp döküyor. Bir hayat yitip gidiyor.

Daima yaşam boyu gönüllü öğrencisi, öğreticisi ve uygulayıcısı olduğum “empati” ve “önyargı” kavramları bu acı hikayede de karşıma çıkıyor. Onun acısını anlayabilmek, insan olabilmek demek. Karşıdakini kıyafetiyle, yaşayışıyla, yapıp etmesiyle yargılamadan, değerlendirmeden özü anlayabilmeye çalışmak önyargısız olmayı gerektiriyor. Çoğunluğun sahip olmadığı bu gibi erdemler ise çıktığınız yolları anlamlı bir hale getirirken, sizi türlü türlü yollara götürüyor. Vicdan muhasebesi ise bambaşka bir akıl, yürek, beyin ve ruh gerektiriyor. Ve ansızın gelecek çetin bir hesap gününün, ufukta sizi bekliyor olduğunu kestirebilmeyi ifade ediyor.

“Sev seni seveni dağda çoban olsa, sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan olsa.”

Sevginin yalnızca “hak edenlere” verildiği ömürler dileğiyle…