Ankara trafiğinde, mesai bitimine yakın saatlerde herhangi bir ana arterde beklerken dikkatinizi çekmiştir. Binlerce insan, metal yığınlarının içinde santim santim ilerlemeye çalışırken, arkadan gelen o tiz siren sesi ve metalik çakar parıltısı tüm akışı bir bıçak gibi keser. O an, direksiyon başındaki herkes gayriihtiyari sağa yanaşır, yol açar ve bir imtiyazın rüzgar gibi geçip gidişini izler. Geçen sadece bir araç değildir; aslında toplumun geri kalanıyla arasına kalın bir güvenlik şeridi çeken, kuralların dışına taşma hürriyetidir.
Türkiye’de siyasetin geldiği noktada, temsil yetkisini bir tür muafiyet zırhına dönüştürmek artık bir gelenek halini aldı. Milletvekillerine ve hatta sayıları binlerle ifade edilen eski vekillere tanınan trafikte geçiş üstünlüğü, kırmızı ışık muafiyeti ve ceza iptalleri, basit bir bürokratik kolaylık olmanın çok ötesine geçti. Bu durumun adı, zihinsel bir kopuştur. Toplumun her ferdinin uymakla yükümlü olduğu temel güvenlik kurallarından azade olmak, "seçkin" ile "sıradan" arasındaki mesafeyi fiziksel bir üstünlüğe tahvil etmektir.
Biz köşe yazısı müezzinleri, genellikle büyük ideolojik kavgaları veya yüksek siyaseti konuşmayı severiz. Ancak gerçek siyaset, tam da o kırmızı ışıkta bekleyen vatandaş ile siren çalarak geçen vekilin göz göze geldiği o kısa saniyelerde gizlidir. Hukuk devletinin en temel dayanağı olan kuralların genelliği ilkesi, bir çakar lambasının soğuk ışığında eriyip gidiyor. Eğer bir kural, onu koyanları kapsamıyorsa, o artık bir kural değil, sadece yönetilenlere uygulanan bir disiplin aracıdır.
Dünyanın pek çok yerinde geçiş üstünlüğü, sadece hayati bir kamu görevi icra edilirken, ambulans veya itfaiye gibi saniyelerin kıymetli olduğu anlarda kullanılır. Bizde ise bu hak, bir statü göstergesine, bir sınıfsal damgaya dönüştü. Eski vekillerin de bu kapsama alınmasıyla birlikte ortaya çıkan tablo, aslında kamusal alanın bir tür imtiyazlılar kulübü tarafından parsellenmesidir. Üstelik bu cezaların meclis bütçesinden ödenmesi veya iptal edilmesi, hatanın maliyetini de yine o kırmızı ışıkta bekleyen kalabalığın sırtına yüklüyor.
Trafik kuralları, bir toplumun birbirine duyduğu saygının ve can güvenliğine verilen değerin asgari müşterekidir. Hız sınırını aşma, kırmızı ışığı yok sayma veya emniyet şeridini şahsi yolu belleme hakkı, aslında trafikteki diğer herkesin canını ve hakkını ikincilleştirmektir. Bu, sadece bir ulaşım meselesi değil, toplumsal sözleşmenin altındaki imzanın silinmesidir.
Sonuçta ortaya çıkan manzara, bir modern zaman trajedisidir. Temsil ettikleri halkla aynı havayı soluyan, aynı sokaklardan geçen ama aynı kurallara tabi olmayan bir siyasi sınıfın varlığı, güven duygusunu zedeliyor. Bir gün o çakarlar söndüğünde ve o sirenler sustuğunda, imtiyazlıların da sığınacağı tek şey yine o her gün aşındırdıkları hukuk ve herkes için geçerli olan kurallar olacaktır. Acaba o gün geldiğinde, arkalarında bıraktıkları o öfkeli kalabalığın içinde kendilerine yer bulabilecekler mi?