Pırıl pırıl bir gençliği kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Bu durum yalnızca bireysel hataların sonucu olarak görülmemeli; ebeveyn tutumlarının, toplumsal davranışların, eğitim sisteminin ve siyasi-yönetimsel yapıların bir araya gelerek oluşturduğu çok komplike bir sorunlar yumağının sonucudur. Her biri kendi içinde etkili olan bu unsurlar, birleştiğinde bir milletin geleceğini doğrudan etkileyecek kadar güçlü bir tablo ortaya koymaktadır.
Günümüzde çocuklar ve gençler, büyük ölçüde sınav odaklı bir sistemin içinde yetişmekteler. Başarı; genelde alınan puanlar, yerleşilen okullar ve elde edilen kariyer üzerinden tanımlanmakta, bireyin karakter gelişimi ve insani değerleri ikinci plana atılmaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen veli ve eğitimciler, iyi niyetli olsa dahi, gençleri dar bir başarı kalıbına sıkıştırmaktadır. Oysa hayat, yalnızca akademik başarılarla ölçülemeyecek kadar geniş ve çok yönlüdür.
Sadece okuldaki başarıya dayalı kariyer planlarıyla sağlıklı bir gelecek inşa etmek mümkün değildir. Çünkü bireyi ayakta tutan yalnızca bilgi değil; aynı zamanda değerlerdir. Ahlaki, milli, manevi ve vicdani kavramlar, bir insanın hem kendisiyle hem de toplumla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Bu değerlerin ihmal edilmesi, bireysel başarıların toplumsal faydaya dönüşmesini de engeller.
Ne yazık ki günümüzde kariyer, refah ve maddi kazanç öncelikli hedefler haline getiriliyor. Bu süreçte saygı, sevgi, empati ve sorumluluk bilinci gibi temel insani değerler geri plana atılıyor. Oysa toplumu ayakta tutan, bireyler arasındaki bu görünmez bağlardır. Bu bağlar zayıfladığında, elde edilen başarılar anlamını yitirir. Dokunulmaz, şımarık öğrenciler, sonuna kadar haklı veliler, istediği olmadığında ‘CİMER’ kartını kullanan ebeveynler ile nereye kadar gidilebilir ki? Disiplin mekanizmasının işlevini yitirdiği yönetmeliklerle daha ne elde edilebilir?
Suçu eğitim sistemine atmak çok kolaycı bir yaklaşım olur. Eğitim sistemi kusurlu olsa da sorunun kaynağı olarak tek belirleyici değil. Aynı sistem içinde farklı yollar bulabilen kendini yetiştirmiş gençler yok mu?
“Eğitim ailede başlar” düsturunu unutan aile yapısı, bu tablonun en kritik parçalarından biridir aslında. Çocuk, ilk değer eğitimini evde aileden öğrenir; karakterin temeli anne-babalar tarafından atılır.
Bu noktada en büyük sorumluluk ailelere düşmektedir. “Eğitim ailede başlar” sözü, sadece bir temenni değil; toplumsal bir gerçektir. Çocuk, ilk değerler eğitimini aile ortamında alır. Saygıyı, sevgiyi, paylaşmayı ve sorumluluğu önce evde öğrenir. Okul, bu temelin üzerine teorik bilgi ve beceri inşa eder; ancak temel eksikse, üzerine kurulan yapı da sağlam olmaz. Bu nedenle ebeveynlerin bilinçli, tutarlı ve değer odaklı bir yaklaşım benimsemesi hayati önem taşımaktadır.
Mevcut tablo her ne kadar iç karartıcı görünse de, bu sürecin geri döndürülemez olduğunu söylemek doğru olmaz. Aksine, heybemizde hâlâ önemli bir fırsat var. Son günlerde okullarımızda yaşanan trajik olaylar ‘her şerde bir hayır vardır’ ilkesiyle toplumsal farkındalığın artmasını, eğitim anlayışının yeniden dizayn edilmesini ve ailelerin bu süreçte daha aktif rol alarak sağlıklı bir dönüşümü sağlayabilir.
Sonuç olarak, gençliği yalnızca sınavlara ve kariyer planlarına indirgemek, geleceği daraltmak anlamına gelir. İhtiyacımız olan şey; bilgi ile toplumsal değerlerin dengelendiği, başarı ile karakterin birlikte inşa edildiği bir anlayıştır. Bu denge sağlandığında, kaybedildiği düşünülen gençlik aslında yeniden kazanılabilir. Ve bu öze dönüş, yalnızca bireylerin değil, bir milletin geleceğini de yeniden inşa edecektir.