Eskiden cüzdan taşırdık.
Şimdi borç taşıyoruz.
Bir zamanlar kredi kartı “acil durum kurtarıcısıydı.” Ay sonunu getiremeyince başvurulan, sonra kapatılan bir araç… Şimdi ise bizzat ayın kendisi kredi kartıyla dönüyor.
Market kartla.
Fatura kartla.
Akaryakıt kartla.
Hatta bazı evlerde kira bile kartla ödeniyor artık.
Yani kart, harcama aracı olmaktan çıktı; yaşam aracı oldu.
Bankalar limit artırıyor, vatandaş nefes aldığını sanıyor. Oysa artan limit, refahın değil sıkışmışlığın göstergesi. Çünkü kimse keyfinden borçlanmıyor; mecburiyet borçlandırıyor.
En çarpıcı cümle şu aslında:
Türkiye’de artık insanlar geleceğini değil, bir sonraki ekstreyi planlıyor.
Ay ortasında maaş bitiyor, ay sonunda umut bitiyor. Asgari ödeme bir rahatlama değil, borcun ertelenmiş hali sadece. Faiz işliyor, yük büyüyor, psikolojik baskı katlanıyor.
Ekonomi tablolarında büyüme yazıyor olabilir.
Ama mutfakta küçülme var.
Tencerede et değil hesap kaynıyor. İnsanlar artık fiyat sormuyor, gram soruyor. Pazarda file değil sabır taşıyor herkes.
İşin en görünmeyen tarafı ise şu:
Bu sadece ekonomik değil, sosyolojik bir kırılma.
Çünkü borçlu toplum sessizleşir. İtiraz etmez, risk almaz, hayal kurmaz. Borcu olan insanın önceliği değişir: Adalet değil istikrar ister, özgürlük değil düzen ister, gelecek değil ay sonu ister.
Yani borç, sadece cüzdanı değil zihni de sınırlar.
Şimdi yapılandırmalar konuşuluyor, vadeler uzatılıyor, yeni finansal formüller devreye alınıyor. Kısa vadede nefes aldırabilir belki…
Ama asıl soru şu:
Vatandaş neden bu kadar borçlandı?
Gelir mi eridi, gider mi şişti?
Yoksa hayat mı pahalandı?
Bu soruya dürüst cevap verilmeden hiçbir yapılandırma kalıcı çözüm olmaz. Çünkü sorun kart limiti değil…
Sorun hayatın limit tanımaması.
Ve bugün milyonlarca insanın limiti dolmuş durumda:
Kartta değil, yaşamda.