Sokağa çıkıp kulak kabarttığınızda, televizyon ekranlarındaki o gürültülü tartışmaları, plazaların soğuk istatistiklerini ve siyasetin ezberlenmiş cümlelerini sıyırdığınızda geriye tek bir çıplak hakikat kalıyor. Bu coğrafyanın da, bu yaşlı gezegenin de kalbi nerede atıyor biliyor musunuz? Bir kadının nefesinde, bir annenin feryadında ve bir kız çocuğunun kırılan hayalinde...
Bugün modern dünyanın hızı ve yapısal karmaşası içinde "kadın" kavramını sık sık hukuki metinlere ya da kuru tablolara hapsediyoruz. Oysa kadın; biyolojik bir aidiyetin çok ötesinde, bu toplumu ayakta tutan görünmez ama kopmaz ipek bir ağdır. O ağ koptuğunda, insanlık kendi karanlığında boğulmaya mahkumdur. Çünkü insanlık, ilk nefesini bir kadının yüreğinin altında alır. Hayatı, merhameti ve yürümeyi ilk kez onun rehberliğinde öğrenir.
Bir toplumun röntgenini çekmek istiyorsanız, laboratuvarlara değil, o toplumun sokaklarındaki kadınların yüzüne bakın. Mutluluğu da, acıyı da, geleceği de oradaki çizgilerde okursunuz. Her şey, bir kız çocuğunun gözlerindeki o masum ışıkla başlar. Dünyaya gelen her kız çocuğuyla birlikte sadece bir evlat değil; geleceğin bilimi, sanatı, adaleti ve henüz yazılmamış bir geleceğin manifestosu doğurur kadın.
O kız çocuklarının hayalleri, yarının dünyasının temel taşlarıdır. Onları okutan, seslerini gürleştiren ve kendi ayakları üzerinde durması için alan açan toplumlar geleceği kazanır. Bir kız çocuğunun hayalini kırdığınızda, medeniyetin yarınlarını sakat bırakırsınız.
Zaman akar; o kız çocuğu büyür ve insanın bu dünyadaki ilk evi, sığınacağı ilk limanı olan "Ana" olur. Kadim bilgeliğin "Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" deyişi, boşuna söylenmiş bir edebi süs değildir; insan psikolojisinin en yalın gerçeğidir. Anne kalbi, bir çocuğun ilk okuludur. O sadece doğurmaz; doğurduğu cana sevgiyi, nezaketi ve vicdanı üfleyerek toplumu baştan aşağı mayalar. Sevgiyi bir kadının sesinden öğrenmeyen bir nesil, hangi makama gelirse gelsin ruhsal bir çoraklıktan kurtulamaz.
Ve nihayetinde kadın, hayatın o uzun ve çetin yürüyüşünde "Yar"dır, "Yol Arkadaşı"dır. O, ne bir adım arkada korumasız bir gölge ne de bir adım önde yalnız bir savaşçıdır. Tam olarak yan yanadır, omuz omuzadır. Düştüğünüzde elinizi tutan, yorulduğunuzda yükünüzü paylaşan, sustuğunuzda sizi kalbiyle duyan bir pusuladır.
Şems-i Tebrizi’nin o ruhu sarsan ifadesiyle kadın; "Bilmeyene nefs, bilene nefestir." Hayatı sadece mülkiyetten ve hırstan ibaret görenlerin dünyasında bir meta olan kadın; hayatın derinliğini kavrayabilenlerin dünyasında can veren bir soluktur. Girdiği eve düzen, sofraya bereket, fikre zarafet katan odur. Dört duvardan ibaret binaları sıcak birer yuvaya dönüştüren şey, duvarların sağlamlığı değil, kadının oraya üflediği ruh ve emektir.
Ekonomik, siyasi ya da sosyal alanda, kadının alanını daraltan her yapı çorak kalmaya mahkumdur.
İnsanın ruhsal dengesini gözeten tüm kadim öğretiler ve inançlar da bu onuru en tepeye koyar. Kutsal metinler insanı tek bir nefisten yaratarak özde eşitliği vurgularken, ruhsal dinginliğin kaynağını yine kadına ve onunla kurulan bağa dayandırır. Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle, eşlerin birbirine "örtü" olması; birbirinin eksiğini kapatan, sarmalayan, koruyan ve dünyaya karşı bir sığınak oluşturan muazzam bir ortaklıktır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Dünyada her şey kadının eseridir. Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın” derken işaret ettiği sosyolojik gerçek tam olarak budur. Halide Edib Adıvar’ın vurguladığı gibi, "Kadının sesi, milletin vicdanıdır." Ve o vicdan sustuğunda, toplumlar derin bir ahlaki sağırlığa mahkum olur.
Gözlemlerimizin, toplumsal kırılmaların ve insan ruhuna yaptığımız yolculukların bizi getirdiği nihai nokta net. Kadının yeri, hayatın tam da merkezidir. Kadının adı özgürlüktür, emekte berekettir, adalette terazidir. Bir kadının incindiği, şiddete maruz kaldığı, sesinin kısıldığı hiçbir coğrafyada; ne kalıcı bir barıştan ne de huzurlu bir gelecekten bahsedilebilir. Bir kadın güçlü olduğunda, karanlığın ortasında bile kendi ayakları üzerinde durup parıldayabilir; ancak asıl mesele, onu karanlıklara mahkum etmeyecek adil ve şefkatli bir dünyayı omuz omuza inşa edebilmektedir.
Çünkü kadın; kız çocuğunda umut, annede merhamet, eşte sadakat, emekte bereket, mücadelede cesaret, hayatta ise insanlığın en gür, en temiz vicdanıdır.
Kadınlarını inciten toplumlar önce vicdanlarını, sonra geleceklerini kaybederler.
Çünkü kadın, sadece hayat veren değil; hayata anlam verendir.
HADDİ VE SINIRI ÇİZEN SON SÖZ
Kadın; ne köken ve aidiyet üzerinden yürütülen ucuz algıların, ne kirli siyasi hesapların, ne de meclislerde ve masalarda meze edilen o hadsiz, çirkin fıkraların malzemesidir!
Hangi coğrafyadan veya görüşten olursa olsun, kadını yalnızca "kadın" olduğu için dokunulmaz gören sarsılmaz bir inançla, bu eril ve aşağılayıcı dile en keskin duruşumla HAYIR diyorum.
Kadın sizin siyasetinize, sınırları aşan çirkin imalarınıza ve o küçük düşürücü şakalarınıza alet edilemeyecek kadar kutsaldır, dokunulmaz bir onurdur!