Peki iyilik neden görünür olmak ister?
Belki de mesele gösteriş değil, çağın ruhu. Artık yaşadığımız her an dijital bir iz bırakıyor. Doğum günümüzü, kahvemizi, manzaramızı paylaşıyoruz. İyiliği paylaşmak da bu akışın doğal bir uzantısı gibi görünüyor. İnsan, yaptığı güzel bir şeyi başkaları da görsün istiyor. Onaylanmak, takdir edilmek, çoğalmak… Hepsi insani duygular.
Ama Ramazan başka bir yerde duruyor. Oruç, kimsenin görmediği bir sabır pratiği. Gün boyu susuz kalırken bunu kimse bilmeyebilir. Açlığı gösteremezsiniz. Sabır fotoğraf vermez. İşte tam burada bir çelişki doğuyor: Görünmeyen bir ibadet, görünür bir iyilikle yan yana duruyor.
İyiliğin paylaşılması bazen ilham verir. Birinin başlattığı kampanya başkasını harekete geçirir. Bir sofranın fotoğrafı, bir başka kapının çalınmasına vesile olur. Bu yönüyle görünürlük, dayanışmayı büyütebilir. Özellikle büyük şehirlerde, birbirini tanımayan insanların aynı duyguda buluşması çoğu zaman böyle mümkün oluyor.
Fakat başka bir soru daha var: Paylaşmadığımız iyilikler ne olacak? Kimsenin bilmediği, sadece kapıyı çalıp bırakılan bir erzak poşeti… Sessizce ödenen bir borç… İsimsiz yapılan bir destek… Belki de Ramazan’ın ruhuna en çok onlar yakışıyor.
Burada kimseyi yargılamak kolaycılık olur. Çünkü mesele niyette başlıyor. Bir fotoğraf gerçekten başkalarına örnek olmak için mi paylaşılıyor, yoksa görünmek için mi? Bu sorunun cevabını dışarıdan kimse bilemez. Ama herkes kendi içinde hisseder.
Ramazan bize sadece açlığı değil, ölçüyü de hatırlatıyor. Duygunun ölçüsünü, sözün ölçüsünü, görünürlüğün ölçüsünü… Belki de asıl mesele paylaşmak değil; paylaşırken neyi büyüttüğümüz. Ego mu büyüyor, merhamet mi?
İyilik paylaşıldıkça çoğalır deriz. Doğru. Ama bazen de sessiz kaldıkça derinleşir. Ramazan, ikisi arasındaki o ince çizgiyi fark edebilme zamanı.
Belki bu ay kendimize şu soruyu sormak yeterli:
Yaptığımız iyilik başkasının ihtiyacını mı hafifletiyor, yoksa sadece içimizi mi rahatlatıyor?
Cevap, fotoğraflarda değil; kalpte saklı.