İNSANLARA GÜVENMEK Mİ, GÜVENMEMEK Mİ İYİDİR?

Ortaokulda öğrenciyken bir öğretmenimiz “insanlara güvenmelisiniz, güvenmek iyidir” demiş ve ardından eklemişti; “güvenmemek daha iyidir”.

Çocukluğun düz mantığıyla, “adam saçmalıyor” demiştim. Böyle düşünmüştüm ama belleğimde de yer etmişti bu sözler: “GÜVENMEK İYİDİR; GÜVENMEMEK DAHA İYİDİR!”

Aradan geçen yıllarda yaşadıklarım, gözlemlerim, izlenimlerim ilk duyduğumda bana “saçmalık” gelen bu sözlerle öğretmenimizin aslında ne demek istediğini bana gösterdi.

Benim ortaokul öğrencisi olduğum 1960’lı yılların Türkiye’sindeki eğitim sistemi, bilimsel bilgiyle donanmış olmanın yanı sıra, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirmeyi amaçlıyordu. Atatürk’ün 25 Ağustos 1924 günü, Muallimler Birliği Kongresi'nde açıkladığı bu beklentisi ona göre “Cumhuriyet’in gereksinimi olan iyi insanı” tanımlıyordu. Okullarda, öğretmenlerin çoğu, yalnız kendi alanlarındaki konuları aktarmakla yetinmez, zaman zaman, öğrencilik sonrası yaşamımızda bize yol gösterecek dikkat çekici uyarılar da yaparlardı.

Öğretmenimiz, bu kapsamda söylediği o sözlerle bize ne kimseye güvenmeyin demişti ne de kimlere güvenip güvenmeyeceğimizin reçetesini vermişti ama “kimseye körü körüne inanmayın, aldanmayın/aldatılmayın, kimsenim müridi olmayın, düşünceleriniz kendinize ait olsun, sorgulayıcı olun” biçiminde yol göstermişti aslında.

***

YAŞAMIN DERSLERİ

Güvenmek ve inanmak birbiriyle çok sıkı bağları olan iki kavram. İnandığımıza güvenir, güvendiğimize inanırız ya da inanmadığımıza güvenmez, güvenmediğimize inanmayız. Sorgulamaksızın inandıklarımız güvenimizi boşa çıkarabileceği gibi, güvendiklerimiz de inancımızı yitirmemize neden olabilirler; biz de “aldandım / aldatıldım” diye kendi kendimize yakınırız.

Hiç kimseye, hiçbir şekilde güvenmezsek paranoyak; herkese, her zaman güvenirsek ahmaklık yapmış oluruz ya da örtülü biçimde “saf” diye nitelensek de ahmak yerine konuluruz.

İkisi de insan için çok kötü olan bu durumlara düşmemek için iki yolumuz var:

· Ya toplumdan kendimizi soyutlayarak yalnız yaşayacağız

ya da

· “Güvenmenin koşulları var mı” diye sorgulayarak ve kime, hangi durumlarda güveneceğimizi bilerek, yaşamımızı “insanlara güvenmek esastır” anlayışıyla sürdüreceğiz.

Çocukluğumda öğretmenimden ilk kez duyduğum o sözler insan ilişkilerinde benim rehberim oldu ve insanlara güvenmenin iyi olduğunu ve kime nasıl güvenilebileceğini daha gençlik yıllarımda öğretti.

***

Konunun en incelikli yanı; SORGULAMAK

Yaşamda, hangi konuda ve ne kapsamda olursa olsun hiçbir sorgulama sorgulayanın niteliklerinden bağımsız değildir ve onun toplum içindeki konumuna, bilgi birikimine, donanımına ve önceki deneyimlerine dayanır.

Aslı Latince (confidere bonum est; non confidere melius est) olan güvenmek iyidir; güvenmemek daha iyidir sözleriyle verilen mesajı yaşam için anlamlı bir yol gösterici olarak görüyorsak ve toplumdan uzak, yalnız yaşamaktan yana değilsek, başkalarına güvenip güvenmeme konusunda kararımızı bu sorgulama belirleyecektir.

Çocukluğumda, ilk kez öğretmenimden duyduğum bu sözleri yaşamda sınayınca, gerçek anlamıyla “aldanan/aldatılan olmamak için, kimseye körü körüne inanmamayı, kimsenim müridi olmamayı, düşüncelerimin bana özgü olmasını” öğütlediğini kavradığımdan beri, sorgulamaksızın kimseye güvenmiyorum.

O zamandan beri;

Toplumsal yaşamda,

· Emeğin değerini küçümseyen,

· Doğumda ve ölümde mutlak eşit olan insanların yaşarken mutlak eşitsizlik içinde olmalarına itiraz etmeyen,

· Binlerce yıldır süregelen, “yöneten güçlüler azınlığı / yönetilen güçsüzler çoğunluğu” ayrışmasını doğal, kaçınılmaz ve insanlığın yazgısı olarak gören,

· Egemenler hukukunun biçimlendirdiği düzenle uyumlu,

· Kendisi gibi olanlarla yaşam birliğine yanaşmayan,

· Kadınların ikincil konumunun toplumdaki yaygınlığını sorun olarak görmeyen,

· İnsanları ötekileştiren; farklılıkları kabullenemeyen,

· Haklar, özgürlükler ve barış yanlısı olmayan,

· Kendisi için “hak” gördüğü her şeyin başkaları için de geçerli olduğunu düşünmeyen,

· Kendisini ilgilendirmedikçe hiçbir haksızlığa karşı çıkmayan,

· Evrensel kabul gören “ahlak anlayışından” uzak,

· Doğal çevrenin, tarih ve kültür değerlerinin korunmasına duyarsız,

· Doğadaki her canlının insanlar kadar yaşama hakkı olduğunu savunmayan,

Bireysel yaşamda,

· Adaletsiz toplum düzeniyle uyumlu, o düzenden yararlanmayı seçen,

· Birisine, bir şeye, bir yere, bir inanca hiç düşünmeden bağlılığı yadırgamayan, savunan ya da bundan kişisel yarar uman,

· Kendisine ait düşüncesi olmayan, başkalarından duyduklarını yineleyen,

· Doğayı ve yaşamı bilimsel veriler yerine dogmalarla algılayan,

· Gösterilen yanlışlarına karşın anlayışını, görüşünü, yargısını değiştirmeyen,

· Okumayan, sormayan, araştırmayan; kendisini yaşamın akışına bırakan,

· Çıkarına dokunmayan hiçbir şeyi sorgulamayan, kişisel yararlarını her şeyin önünde tutan,

· Çevresindeki insanlar arasında ayrımcılık yapan,

· Herhangi bir güce sahip olduğunda kişiliği değişen,

· Her gücün ve güçlünün karşısında boyun eğen,

· Ne gerekçeyle olursa olsun, bilerek haksızlık yapan,

· Sevgiyi zayıflık, öfkeyi güç sanan,

· Kendisini gizleyen, açık olmayan,

· Taparcasına para düşkünü, servet peşinde koşan,

· Yaptığı her işi savsaklayan, niteliği önemsemeyen,

· Pis, pasaklı, başkalarına saygısız,

· Ortak arkadaşlarımızı bana çekiştiren,

· Verdiği sözde durmayan, randevularına hep geç gelen, bir kez bile olsa yalanını yakaladığım,

İnsanları inanılır ve güvenilir bulmuyorum. Onlara güvenmemem için bu özelliklerden herhangi birini saptamış olmam bana yetiyor.

Bu çerçevede yaklaştığım bir insana güvenmek ya da güvenmemek konusunda yine de tereddüt yaşarsam ya da karşımdakini yeterince tanımıyorsam, ülke genelinde ya da bulunduğumuz kentte büyük çoğunluğun yaşadığı ortak sıkıntılardan kurtulmalarıyla ilgili tutumuna bakıyorum. Toplumda yaşanan temel sorunların, ayaküstü üretilen “mucizevi projelerle” ve o sorunları yaratanlarca bir çırpıda çözülmesini(!) mi bekliyor, yoksa kapsamlı, bütüncül ve köktenci çözümlerden yana mı tavır alıyor, onu anlamaya çalışıyorum. Bu irdeleme sonucunda vardığım sonuç beni tereddütten kurtarıyor ve hiç yanıltmıyor.

***

Son 50 yıl içinde, daha önceki 50’şer yıllık tarih dilimlerinde olduğu gibi; dünya halklarının, ülkemizin ve halkımızın karakteri, nüfusun yoğunlaştığı yerler, insanların yaşamdaki beklentileri, bilim ve teknoloji, insan hak ve özgürlükleri algısının yanı sıra, birçok ülkede, toplumların demokrasi ve yönetim anlayışları da değişti. Ancak, binlerce yıldır süregelen “yöneten güçlüler azınlığı / yönetilen güçsüzler çoğunluğu” ayrışmasına dayalı düzen değişmedi.

Onca değişime uygun yeni bir toplumsal yaşam düzenine ve iktidar biçimine gereksinim ortaya çıkmışken, büyük değişimin farkında bile olmayan ya da bunu bir yana bırakarak, insanlığın ve toplumun geleceğini umursamaksızın, yalnızca kendilerinin ve yandaşlarının kişisel çıkarlarını gözeten iktidar sahiplerini var eden destekçilerine nasıl güveneyim?

Her şeye karşın, ben insanlara güvenmek istiyorum ama içinde yaşadığımız düzen koşullarında güvenmemek bana daha iyiymiş gibi görünüyor. Oysa ne yapılacaksa, ne değişecekse hepsi insanların birlikteliğiyle yapılacak. Bunun için de insanların birbirine güvenmeye gereksinimi var.

Bizi bu günlere dünkü insanlar getirdi; yarını bugünden kuracak olanlar da günümüzdeki insanlardır. Geçmişte olduğu gibi, bugün de güvenilmez insanlarla kurulacak yarının bugünden farklı olmasını beklemek, yalnızca hoş ama boş bir hayaldir.

YARIN FARKLI OLSUN İSTİYOR MUYUZ?

EĞER ÖYLEYSE, YAPILMASI GEREKEN İLK İŞ,

DÜZENİ SÜRDÜREN İKTİDARLARDAN KURTULMAK;

BUNUN İÇİN DE ÖNCELİKLİ GÖREV,

ONLARI VAR EDEN GÜVENİLMEZLERİ GÜVENİLİR İNSANLARA DÖNÜŞTÜRMEKTİR.