İNANÇLARIYLA YAŞAYAN SORGULAMAZ?

Görevlerim, mesleğim, ilgi alanlarım, meraklarım nedeniyle ülkemizin bütün bölgelerinde bulundum. Toplumumuzu oluşturan, hemen her kesimden insanlarla çeşitli düzeylerde temaslar kurdum. Halkımızı tanımak, toplumsal gözlem yapmak için yeterince fırsatım oldu.

Bu süreçte edindiğim yaşam deneyimlerim bana insanlarımızın başlıca ortak özelliğinin “İNANÇLARIYLA YAŞAMAK” olduğunu gösterdi.

İşçisi patronu, kentlisi köylüsü, okumuşu cahili, sağcısı solcusu, liberali sosyalisti, erkeği kadını, yöneteni yönetileni, halkımızı oluşturan bireylerin büyük çoğunluğu, doğruluğundan hiç kuşku duymadıkları hemen her konudaki inançlarıyla yaşıyorlar. Özel yaşamlarında, toplumsal ilişkilerinde, ülkemizde ve dünyada olan biteni, bilgi olduğunu düşündükleri inançlarına dayanarak izliyor, algılıyor, değerlendiriyor ve tutumlarını öyle belirliyorlar.

YALNIZCA MANEVİ ALANDAKİ İNANÇLARDAN SÖZ ETMİYORUM.

Demokrasi, laiklik, insan hakları, sosyalizm, milliyetçilik, emperyalizm, tam bağımsızlık, uluslararası ilişkiler, muhafazakarlık, faşizm, Atatürkçülük, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük, laiklik, bilim, bilgi, öğrenim gibi daha pek çok kavramı bile insanlarımız, evrensel kabul gören tanımlarını umursamadan, doğrusunun yalnızca kendi bildikleri olduğuna inanarak algılıyorlar. Bilgilerinden bu denli emin olmaları ve doğrulamak için bilimsel kanıt aramamaları da inançlarından küçük bir kuşku bile duymamalarına dayanıyor.

İnançlarıyla yaşayan insanımız, yaşamında aynı yanlışı defalarca yineleyip bedel ödemesine karşın ne bilgi sandığı inançlarını ne kendisini sorguluyor. Yanlışı gösterildiğinde bile nedenlerini kendisi dışındaki olgularda arıyor.

Okumayan, araştırmayan, eğitimi ve bilgi birikimi yetersiz, analitik ve akılcı düşünme becerisi pek gelişmemiş insanlar için bu durum doğal karşılansa bile, böyle olmadıkları varsayılanlar da çok farklı değiller!

***

Bu gözlemimin doğruluğunu sınamak için, üyesi olduğum Facebook’taki on binlerce üyeli üç “kitap grubunda” bir paylaşım yaparak “okuyan insanların” tepkilerine baktım.

“HİÇBİR KİTAP SIKICI DEĞİLDİR” başlıklı paylaşımımda şöyle yazdım:

“Bazı arkadaşlarımız görüşlerini aktarırken okuduğu kitabın "sıkıcı" olduğunu söylüyorlar. Oysa hiçbir kitap sıkıcı değildir. Hiçbir kitabın sayılabilecek nitelikleri arasında "sıkıcılık" yoktur. Hiçbir yazar okurunu "sıkmak" amacıyla kitap yazmaz.

Eğer bir kitabı okurken sıkılıyorsanız, nedeni kitap değil sizsinizdir.

OKUMAK İÇİN YANLIŞ KİTAP SEÇMİŞSİNİZDİR;

  • Türü ya da konusu dünya görüşünüzden, bilgi birikiminizden, ilgi alanlarınızdan ve meraklarınızdan uzaktır,
  • Yazarın dili sizin sözcük dağarcığınızı aşıyordur,
  • Çeviri bir kitabın çevirmeni özgün dile yeterince hâkim değilse, anlatılanları yazarın "anlaşılma beklentisini" umursamadan çevirmiştir,
  • Okuduğunuz ortam, sağlık ya da duygusal durumunuz yazılanları algılamanızda zorluk yaratmaktadır.

Bu nedenle, herhangi bir kitabı okurken sıkılmışsanız, okumayı bırakın ve kendinizi sorgulayın. Sorgulama sonucunda varacağınız sonuca göre ya kitabı sonra okuyun ya da bir daha elinize bile almayın ama hiçbir kitabı "SIKICI" diye nitelemeyin”.

Yazdıklarıma katılanlar ya da “sıkılıp yarım bıraktığım için suçluluk duyuyordum, beni aydınlattınız” diyerek teşekkür edenler olduğu gibi, onlardan çok daha fazla eleştiri, itiraz, hatta öfke sözcükleri içeren ve “saçmaladığımı” söyleyen tepkiler aldım.

Sınamam başarılı olmuştu. Yanılmadığımı gördüm. Okuma alışkanlığı olanların çoğunluğu da farklı değildi. “Mutlak doğru bilgi” olduğunu sandıkları “inançlarına” sımsıkı bağlıydılar. Kendi doğrularının herkesin doğrusu olduğundan -ya da olması gerektiğinden- hiç kuşkuları yoktu.

Sıkılma duygusunun “ÖZNELLİĞİ” ve kişiye özgü bir durum olduğu bu arkadaşların akıllarından bile geçmiyordu. Okurken sıkıldıkları ve yarım bıraktıkları kitapların herkes için “sıkıcı kitap” olduğundan emindiler. “Hiçbir kitap sıkıcı değildir” diyerek, onların doğrularıyla çeliştiğim için ben saçmalıyordum!

Yaptığım paylaşıma gelen yorumların hepsini buraya aktarmam gerekmiyor. Şu iki çarpıcı örnek gerçeği zaten ortaya koyuyor.

Bir arkadaş, benim severek okuduğum, edebiyat eleştirmenlerinin olağanüstü bulduğu Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabını, “Sıkıcıdır. Net bilgi. Asla değişmeyecek bir bilgi. Katiyen aksi iddia edilemez” sözleriyle, “sıkıcı kitap” için bir örnek olarak gösteriyor ve yazdıklarıma karşı çıkıyordu.

Bir başka arkadaş daha açık sözlüydü: “Saçmalıyorsunuz. Evrensel sıkılma diye bir şey vardır” diyerek, “kendi inancını evrensel doğru bilgi olarak nasıl mutlaklaştırdığını” sergiliyordu.

Kısacası; bu arkadaşlar “tartışmasız doğrular diye savundukları inançlarından” o denli emindiler ki, asla kendilerini sorgulamaya yanaşmıyorlardı.

Bir an için bırakalım kendilerini sorgulamaktan kaçınmalarını, okuma alışkanlığı olan bu arkadaşlar “sıkıcı kitap” diye damgaladıkları kitapların nasıl oluyor da ticari işletmeler olan yayınevlerince yıllardır defalarca basılıp satıldığını, farklı dillerde yayınlandığını, yazarlarının ödüller aldığını da düşünmüyor ve sorgulamıyorlardı.

***

Bu küçük çalışmadan aktardığım sonuçlar, ülkemizde;

  • Çağdaş demokratik düzene neden kavuşamadığımızı;
  • İnsanların hak, hukuk adalet arayışının neden sonuç vermediğini;
  • Keskin siyasal karşıtlıkların, neden sınıfsal temeli olmayan ayrışmalarla sürüp gittiğini;
  • Hemen her alanda neden bir türlü gelişemediğimizi; işsizlik, yoksulluk, pahalılık gibi iktisadi ve toplumsal sorunların neden bir türlü çözülmediğini;
  • İktidarlar değişse de ülkede neden hiçbir değişim olmadığını;
  • Mezhep ve etnik köken temelli farklılıkların toplumsal düzende neden “hassas sinir uçları” olarak görüldüğünü;
  • Hepsi aynı ideolojiye dayanarak, “emekçilerin iktidarı için siyaset yaptıklarını” söylemelerine karşın, neden on beş sosyalist parti olduğunu ve emekçilerin bunları neden kendi örgütleri olarak benimsemediğini;

Görmek ve anlamak için yeterince ışık tutuyor sanırım.

Açıkça görülüyor ki, İNANÇLARIYLA YAŞAYAN HER KESİMDEN BÜYÜK ÇOĞUNLUK SORGULAMIYOR. Sorgulamayanlar yüzünden de on yıllardır aynı çıkmazda dönüp duruyoruz bence. Peki, ya sizce?