Ramazan denildiğinde benim aklıma önce çocukluğum gelir. İftara yakın saatlerde evin içini saran telaş, mutfaktan yükselen yemek kokuları, camdan sokağı izleyip babamın pideyle dönmesini beklediğim o anlar… O bekleyiş bile başlı başına bir mutluluktu. Saat ilerledikçe sofranın etrafında toplanılır, bardaklara su doldurulur, en küçük kardeş bile kendini o büyük hazırlığın bir parçası hissederdi. İftar topunun sesiyle birlikte sadece oruç açılmazdı; sabır açılırdı, şükür açılırdı, birlik açılırdı.
Eski Ramazanlarda sofralar daha mütevazıydı belki ama kalpler daha genişti. Bir tabak çorba, bir tepsi börek bütün mahalleye yeterdi sanki. Komşuya gönderilen yemekler “fazla oldu” bahanesiyle yola çıkar, aslında gönülden gönüle giderdi. Kapılar kilitli değildi o zamanlar; en azından kalpler kilitli değildi. İftara beş dakika kala çalan kapı sürpriz değil, sevinçti. “Biz de size katılalım dedik” cümlesi sofrayı büyütürdü.
Teravih dönüşü sokaklar şenlenirdi. Çocuklar cami avlusunda koşturur, büyükler kapı önlerinde sandalye atıp çay içerdi. Gece serinliğinde edilen sohbetler, paylaşılan tatlılar, yapılan küçük şakalar… Ramazan geceleri uzundu ama kimse bundan şikâyet etmezdi. Çünkü o geceler insanı insana yaklaştırırdı.
Bugün de Ramazan geliyor elbette. Işıklar yanıyor, sofralar kuruluyor, tatlılar yapılıyor. Fakat bir şeyler eksik. Aynı evin içinde bile herkesin gözü farklı bir ekranda. Sofra hazır olana kadar telefonlar elde, iftar duası bile bazen aceleye geliyor. Komşuya giden yemeklerin yerini sosyal medyada paylaşılan sofralar aldı. “Afiyet olsun” mesajı artık kapıdan değil, ekrandan geliyor.
Eskiden mahallede bir evin ışığı yanmıyorsa merak edilirdi. “Hasta mı var, bir ihtiyaç mı var?” diye sorulurdu. Şimdi aynı apartmanda yıllardır yaşayan insanlar birbirinin adını bilmeden iftar yapabiliyor. Güvenlikli sitelerde oturuyoruz ama birbirimize mesafemiz her zamankinden daha fazla. Kapılar daha sağlam, ama gönüller daha çekingen.
Aile sofraları da değişti. Büyük aileler dağıldı, herkes başka şehirlerde, başka telaşlarda. Aynı masa etrafında toplanmak artık özel bir organizasyon gerektiriyor. Oysa bir zamanlar Ramazan demek, dargınların barışması demekti. Küslükler bu ayda taşınmazdı yeni güne. “Hadi gel, iftarda konuşalım” denirdi ve mesele kapanırdı.
Elbette hayat değişti. Şehirler büyüdü, çalışma saatleri uzadı, trafik arttı. İnsanlar yorgun. Ama belki de en çok ruhumuz yoruldu. Ramazan’ın asıl hatırlattığı şeyin paylaşmak olduğunu unuttuk biraz. Oysa bereket sadece sofradaki yemekle ölçülmez; bir tebessümle, bir hal hatır sormayla da çoğalır.
Yine de umudum var. Çünkü hâlâ bir kapı önüne bırakılan sıcak bir çorba görüyorum. Hâlâ iftara yetişemeyen birine uzatılan bir hurma görüyorum. Hâlâ uzun zamandır aranmayan bir akrabaya edilen o ilk telefonun sesi kulağımda. Demek ki Ramazan’ın ruhu tamamen kaybolmadı; sadece biraz geri planda kaldı.
Belki eski Ramazanları birebir geri getiremeyiz. Ne mahalleler aynı mahalle, ne zaman aynı zaman. Ama o ruhu yaşatmak bizim elimizde. İftar sofrasında telefonları bir kenara bırakmak, çocuklara paylaşmanın kıymetini göstermek, aynı apartmanda yaşadığımız komşuya bir selam vermek… Küçük adımlar büyük boşlukları doldurabilir.
Bu Ramazan belki soframız kalabalık olmayacak ama kalbimiz kalabalık olabilir. Belki her gün misafir ağırlayamayacağız ama bir gönül alabiliriz. Çünkü Ramazan sadece aç kalmak değil; birbirimizi hatırlamak, birbirimize yaklaşmak demektir.
Hoş geldin Ramazan…
Bu kez sadece takvimlere değil, kapımızın yanındaki komşuya da uğra. Sadece sofralara değil, kalplerimize de bereket getir. Ve çocuklarımız yıllar sonra bugünü hatırladığında, “Bizim zamanımızın Ramazanı da ne güzeldi” diyebilsinler.
Bir sonraki haftaya kadar şimdilik hoş çakalın sağlıkla kalın….