İlerleyen saatlerde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Şeyh Muhammed Bin Zayed El Nahyan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davetlisi olarak geldiği Ankara’da törenlerle karşılanıyordu. Aynı saatlerde DEM Parti’nin MHP lideri Bahçeli ile görüşmesi, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ile ilgili duruşma haberleri birbirini izliyordu ama, öğle sonu Suriye’den gelmeye başlayan haberler, şok düzeydeydi. İsrail, Şam’ı bombalıyor; televizyonlarda korkunç görüntüler yayınlanıyordu. Okurlarımın, satırlarıma yansıttığım görüşlerimi, bu gelişmeler doğrultusunda irdelemelerini diliyorum.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, PKK’nın silah bırakma törenleri sonrasında, “Büyük müjedeler vereceğim” diyerek Kızılcahamam kampında yaptığı konuşması, toplumsal kesimlerde hayal kırıklığı yarattı, ancak, ortada dönen siyasal hesapları da büyük ölçüde ortaya koydu. Cumhurbaşkanı’nın, üzerine basa basa tekrarladığı iki önemli açıklaması, toplumda ve siyasal kesimlerde şaşkınlık yarattı.
Birincisi; “Ak Parti, MHP ve DEM Heyeti olarak yolumuza devam edeceğiz” şeklindeki açıklaması, anında DEM Parti sözcüleri tarafından yalanlandı. Ne demişti Cumhurbaşkanı?
“TBMM’de bir komisyon kuracak, sürecin yasal ihtiyaçlarını Meclis çatısı altında konuşmaya başlayacağız. AK Parti, MHP, DEM biz en azından üçlü olarak bu yolda beraber yürümeye karar verdik” diye konuştu. Erdoğan ayırca, “Biz bir adım atana her türlü kolaylığı sağlıyoruz. Çıkış yolu arayana kapıyı ardına kadar açarız. Sular tersine akmaz. Akarsa da gerekeni yaparız. Kimse tedirgin olmasın” dedi.
Cumhurbaşkanı’nın siyasal ve toplumsal kesimlerde tartışma yaratan bu sözlerine ilk tepki DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’ndan geldi, şöyle dedi:
“Biz sürecin başladığı ilk günden bu yana sadece iktidar ile görüşmedik. Muhalefet partileri ile de görüştük. Dolayısıyla başından beri barış sürecinin, muhalefetsiz olmayacağını vurguladık. Kesinlikle böyle bir ittifak yok. Herhangi dar manada bir partinin çıkarı için olamaz. Biz Süleymaniye’de tarihi bir ana şahit olduk. Bunun konuşulmasını tercih ederdik. Belli ki bir kesim bu süreci istemiyor. Biz herhangi bir parti ile yürümüyoruz. Biz devletle bu yolu yürüyoruz.”
DEM Partili başka sözcüler de siyasal alandaki tartışmalarda, “PKK ile başlatılan çözüm sürecinin, asla yeni bir anayasa yapmak ya da bir siyasal partiye destek sağlamak amacı taşımadığını” net şekilde dile getirdiler.
Bu gelişmeler, 2010’lu yılllarda “Kürt açılımı yapıyoruz, analar ağlamasın, barış süreci başlatıyoruz” ifadeleri ile başlatılan ve 2015 seçimlerinde Kürt oylarının HDP’ye kayması üzerine ülkemizi, iki taraflı bir terör katliamına sürükleyen hendek savaşları sürecini anımsatmıyor mu? Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni süreci anlatırken de, “Çıkış yolu arayana kapıyı ardına kadar açarız. Sular tersine akmaz. Akarsa da gerekeni yaparız.” diyerek küçük bir tehditte de bulunmuyor mu?
25 yıla yaklaşan iktidarında her dönem iç ve dış politikalarda yeni gündemler yaratarak gücüne güç katmayı başaran Ak Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomik sıkıntıların tavan yaptığı, istikrarsız politikaların dibe vurduğu günümüzde muhalefetteki belediyelere uygulanan baskıların da olumsuz etkilerini görerek, “Terörsüz Türkiye” süreci diye yeni bir hamle başlattı.
DEM Partililer, suçlu ya da suçsuz hapisanelere doldurulmuş taraftarlarına nefes aldırabileceklerini, hiç değilse bir kısmının özgürlüğüne kavuşabileceğini umut ederek bu sürecin ortasında yer aldılar. Kürt kesimlerinden gelen oylarını kaybetmekten çekinen muhalefet partileri de dikkatli bir şekilde sürece desteklerini sürdürüyorlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kızılcahamam’daki konuşmasında “Terörsüz Türkiye” sürecinin yanı sıra ikinci ve en az o kadar önemli bir hamlesini daha ortaya kodu:
“Biz tarih sahnesine dün çıkmış bir millet değiliz. Biz, yani Türkler, Kürtler, Araplar, ittifak yaptığında Çin Denizi’nden Adriyatik’e atlarımız serin esintiler yaydı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti dimdik ayaktadır. Düne göre çok daha umutludur. 41 yıllık parantez kapanmaktadır. Terör duvarı yıkılmaktadır. Türk, Kürt, Arap, 86 milyon her bir vatandaşımız kazanmıştır... Türk, Kürt, Arap eğer bir aradaysa, birse, beraberse işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Ayrıştıklarında, bölündüklerinde, uzaklaştıklarında ise mağlubiyet, hezimet, hüzün vardır” diyor.
Konuşmasında bir çok kez “Kürt, Türk, Arap” ifadelerini tekrarlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Malazgirt Zaferi, Kudüs’ün Fethi, İstanbul’un Fethi, Çanakkale savunması, İstiklal Savaşı, Türk, Kürt, Arap ve daha nice Müslüman halkın ortak savaşları, zaferleridir. Binbir Gece Masalları’nın Bağdat’ını Türk, Kürt ve Arap inşa etmiştir. Kudüs’ü Selahaddin Eyyubi’nin komutasında Türk, Kürt, Arap fethetmiştir. Şam bizim ortak şehrimizdir. Diyarbakır bizim ortak şehrimizdir. Mardin, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Erbil, Halep, Hatay, İstanbul, Ankara bizim ortak şehrimizdir” diye ekliyor.
Cumhurbaşkanı, bu çıkışı ile Osmanlıcılık hayallerini yeniden gündeme getirdiğini, toplumsal kesimleri heyecanlandırmayı ve konsolide etmeyi amaçladığını öne sürenlere de sert şekilde yanıt veriyor; “Ümmetin Birliğinden rahatsız oluyorlar” diyor.
Oysa Osmanlı’nın dağılma sürecinde İslam dünyasında yaşananlar, son yıllarda Gazze’de, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta, İran’da ve tüm Müslüman devletler arasındaki savrulmalar, çalkalanmalar, savaşlar, “Ümmetin Birliği” ideolojisinin ne kadar da temelsiz ve yersiz olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Görünen o ki, tüm hamleler, sorunları çözümlemek ve 85 milyonluk çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin refahı, huzuru ve bekası için değil, tamamen siyasal hesaplar uğruna yapılıyor.
Umarım ve dilerim ki, ben yanılmış olayım.